2024’ün öne çıkan belgeselleri, güçlü anlatılar ve etkileyici görsellerle, geçmişi hatırlatmak ve bugünü sorgulatmak adına önemli birer araç haline geldi. Her biri, izleyiciyi derinlemesine düşünmeye sevk ederken, toplumsal değişimlere ışık tutuyor ve daha önce fark edilmeyen sesleri duyuruyor. Bu yılın en iyi 20 belgeseli, insanlık hâline dair önemli mesajlar veriyor ve izleyicilerine unutulmaz bir izleme deneyimi sunuyor.

(Yönetmenler: Arthur Jones & Giorgio Angelini)


Başlangıçta benzer ilgi alanlarına sahip bireylerin çevrimiçi bir topluluk oluşturduğu, ancak zamanla kontrolsüz bir güçle yozlaşmaya uğrayan 4chan platformunun hikâyesi. Meme'ler ve sanal düşünce ifade biçimlerini geliştirmeye yönelik çabaların ötesine geçerek, siyasi ve kriminal etkiler yaratan, nihayetinde durdurulamaz bir güç haline gelen 4chan ve QAnon’un yükselişinin; 6 Ocak Kongre baskınına giden süreçle bağlantılı olarak detaylı bir şekilde incelendiği sosyolojik bir analiz.

(Yönetmenler: Basel Adra, Yuval Abraham, Hamdan Ballal, Rachel Szor)


No Other Land, gözleri kan bürümüş bir işgal gücünün ordularına, tanklarına ve silahlarına karşı, bölge halkının gösterdiği onurlu direnişi derinlemesine belgeliyor. Filmin kamera arkası, bu direnişin izlerini kaydeden el kameralarına, attıkları taşlara ve eylem için hazırladıkları pankartlara odaklanıyor. İsrail askeri güçlerinin Batı Şeria'daki Masafer Yatta bölgesinde, Filistinli ailelerin yaşam alanlarını yok etmeye yönelik uzun yıllardır süren uygulamalarını, medya verilerinden bağımsız ve içsel bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor. Bu sarsıcı belgesel, işgalin görünmeyen yüzünü gözler önüne sererken, sakinliğini ve ahlaki duruşunu korumaya özen gösteriyor. En önemlisi, izleyicilerin duygularını manipüle etmeden, sert bir gerçekliği olduğu gibi aktararak, sinema tarihinde iz bırakacak bir tanıklık sunuyor. No Other Land, işgalin yıkıcı sürecini tarafsız bir şekilde belgeleme çabasında, cesur bir anlatıma ve derin bir insanlık duruşuna sahip.

(Yönetmen: Laurent Bouzereau)


Music by John Williams, sinema dünyasının en büyük bestecilerinden John Williams’ın hayatını keşfe çıkarken, Stephen Spielberg, Chris Martin, Alan Silvestri, Branford Marsalis ve Seth MacFarlane gibi önemli isimlerle yapılan röportajlar ve zengin arşiv materyalleriyle şekillendirilen bir belgesel. Williams, Star Wars, Indiana Jones, E.T., Jurassic Park gibi efsanevi filmlerin unutulmaz müziklerini yaratmış ve bu müzikler, filmlerinin atmosferini derinleştirip, hikayelerine büyük katkılar sunmuştur. Belgesel, Williams’ın müziğiyle sinemaya nasıl hayat verdiğini vurgulayan etkileyici kurgularla izleyiciye sunuluyor; örneğin The Last Crusade açılışını hem müzikle hem de müziksiz izleme fırsatı sunuyor. Ancak Music by John Williams, bestecinin kişisel psikolojik dönüşümleri ya da duygusal durumlarıyla derinlemesine ilgilenmiyor. Bunun yerine, mükemmeliyetçi yaklaşımını ve sanatsal vizyonunu ön plana çıkarıyor. Sinema ve müzik tutkunları için, bu belgesel, bir dehanın eserlerine ve sinemaya kattığı eşsiz katkılara dair eşsiz bir bakış açısı sunuyor.

(Yönetmen: David Hinton)


Made in England, Martin Scorsese’nin kendi ağzından, İngiliz sinemasının dev isimleri Michael Powell ve Emeric Pressburger’in 1940’lar dönemi filmlerinin, Scorsese'nin film yapımcılığını nasıl şekillendirdiğini ve bu iki büyük ustanın sinemasının onun kariyerine nasıl etki ettiğini anlatan derinlemesine bir belgesel. David Hinton’ın yönettiği bu yapım, Powell ve Pressburger’in filmografisinin, Scorsese’nin sinema anlayışını nasıl dönüştürdüğünü ve özellikle Powell ile kurduğu dostluğun, onun hayatı üzerinde nasıl kalıcı bir iz bıraktığını gözler önüne seriyor. Made in England, sadece sinema tarihinin önemli figürlerinin özgün ve tavizsiz yaklaşımını kutlamakla kalmayıp, aynı zamanda bu iki idealist sinemacının imgesel ve teknik gücünün yanı sıra, sinemaya ve insanlara kattıkları yaratıcı etkinin altını çiziyor. Bu belgesel, sinema sanatını sevenler için bir ustalık dersini ve ilham verici bir yolculuğu temsil ediyor.

(Yönetmen: Ron Howard)


Jim Henson: Idea Man, Mississippi kırsalından gelen ve daha önce hiç kuklaya dokunmamış bir “dahi çocuğun”, dünyanın en tanınmış kuklacılarından bir efsaneye dönüşmesini konu alan etkileyici bir belgesel. Jim Henson, genç yaşta hayata veda etmesine rağmen, bugün hâlâ büyümeye devam eden mirasıyla kuklacılık dünyasını köklü bir şekilde değiştirdi. Oscar ödüllü yönetmen Ron Howard’ın yönettiği bu belgesel, Henson’ın farklı materyaller kullanarak hayat verdiği karakterlerle kuklaların ötesine geçerek sonsuz bir yaratıcılık ve deneysellik yolculuğuna adım attığına şahitlik ediyor. Henson’ın cesur ve sıra dışı girişimleri detaylı bir şekilde incelenirken, aynı zamanda özel hayatındaki samimi mücadeleleri, kariyerindeki iniş-çıkışları ve karşılaştığı zorluklar da anlatıya dâhil ediliyor. Jim Henson: Idea Man, sadece bir sanatçının kariyerini değil, aynı zamanda onun yaratıcılıkla dolu iç dünyasını ve engelleri aşma azmini derinlemesine keşfe çıkarıyor.

(Yönetmen: Colette Camden)


Lucan, üç bölümden oluşan bir belgesel serisi olup, İngiltere tarihinin en büyük cinayet gizemlerinden birini derinlemesine inceliyor. 7. Lucan Kontu Richard John Bingham, namıdiğer Lord Lucan, 1974 yılında çocuklarının dadısı Sandra Rivett’i öldürdükten sonra kayıplara karıştı. Aradan 50 yıl geçmesine rağmen bir türlü bulunamayan Lucan, 1999’da ölü ilan edilip, 2016’da ölüm belgesi çıkarıldı. Ancak bu esnada, 40 yaşındaki inşaat ustası Neil Berriman, öldürülen Rivett’in gerçek annesi olduğunu öğrenir ve artık hayatının yeni amacı Lord Lucan’ı bulmak olur. Berriman’ın, çoğumuzun hayatında karşılaştığı zorluklarla başa çıkma mücadelesi ve ruh hâli, belgeselin izleyiciyi derinden etkileyen yönlerinden biridir. Yönetmen Colette Camden, sakin ve müdahalesiz bir montajla, karakterleri kendi hallerine bırakır ve bu sayede belgesel, neredeyse bir kurgu filmi gibi derinlemesine bir anlatıma bürünür. Lucan, izleyiciyi sadece bir cinayet soruşturmasının peşinden sürüklemekle kalmaz, aynı zamanda kaybolmuş bir soylunun gizemli öyküsünü de keşfe çıkarır.

(Yönetmen: Macu Machín)


La Hojarasca / The Undergrowth, 20 yıl sonra büyüdükleri topraklara dönen Elsa ve Maura'nın, kardeş olmanın getirdiği derin çatışmalarla yüzleşirken aynı zamanda aile mirasını paylaşmanın zorluklarıyla da karşılaşmalarını konu alıyor. Gran Canaria’nın zorlu coğrafyasında geçen bu süreç, bitmek bilmeyen badem hasadıyla birlikte hem geçmiş travmaların su yüzüne çıkmasına hem de kardeşlik bağlarının sınanmasına sahne oluyor. Yönetmen Macu Machín, Berlin Film Festivali’nde prömiyer yapan bu filminde, kendi köklerine ve aile geçmişine odaklanarak, bellek, direnç ve aidiyet gibi evrensel temaları incelikle işliyor. La Hojarasca / The Undergrowth, izleyiciyi yalnızca bir aile hikayesiyle değil, aynı zamanda kişisel ve toplumsal geçmişin, kimlik ve bağlılıkla nasıl şekillendiğini derinlemesine keşfetmeye davet ediyor.

(Yönetmen: Thomas Pickering)


Thomas Pickering'in yönettiği I Could Never Go Vegan, vegan hareketine karşı öne sürülen başlıca argümanları inceleyerek, bu argümanların haklılık paylarını sorgulayan bir belgesel. "Etin çok lezzetli olması", "bitki bazlı diyetlerin yeterince protein sağlamaması" ya da "organik et endüstrilerinin hayvanlar için daha iyi olduğu" gibi gerekçelerle "asla vegan olamayacaklarını" belirtenlerin görüşlerine cevap veriyor. Belgesel, bir dizi röportaj, kişisel hikaye ve uzman tanıklıkları aracılığıyla, veganizmin ardındaki etik, çevresel ve sağlıklı yaşam nedenlerini irdeliyor. Konuları derinlemesine incelemek yerine, içten bir şekilde ele alan yapım, izleyiciye vaaz vermektense bilgi sunmayı tercih ediyor. Veganizm üzerine düşünmek isteyenler için objektif ve dikkatle hazırlanan bir keşif sunan I Could Never Go Vegan, bu önemli sosyal hareketin farklı yönlerine ışık tutuyor.

(Yönetmen: Alex Stapleton)


How Music Got Free, Eminem ve 50 Cent gibi ünlü isimleri ön plana çıkarsa da, belgeselin asıl odak noktası MP3'lerin yayılmasına öncülük eden bilgisayar korsanları ve CD'lerin sızdırılmasının arkasındaki isim, Dell Glover'dır. Bu belgesel, müzik endüstrisinin sızdırılan albümler ve dijital müzik dosyalarının paylaşılmasıyla büyük bir dönüşüme uğramasını inceleyerek, bu sürece öncülük eden isimlerin hatıralarına derinlemesine yer veriyor. How Music Got Free, müzik dünyasının statükosunu sarsan ve ergenlik çağındaki çocukların milyar dolarlık bir endüstriyi nasıl alt üst ettiğini gözler önüne seriyor. Belgeselin en ilgi çekici yönü, albüm sızdırıcılarıyla yapılan röportajlar ve müzik endüstrisinin dijital devrimini tetikleyen bu "gizli kahramanlar"ın hikayeleridir. Bu yapım, müzik ve teknoloji dünyası arasındaki etkileşimi merak edenler için kaçırılmaması gereken bir deneyim sunuyor.

(Yönetmen: Jeff Tremaine)


Jeff Tremaine, The Dirt’ün ardından metal müzik tarihine bir yenisini ekliyor, ancak bu kez yanında yüksek tutuşlu saç spreyi ve makyaj malzemeleriyle! Hair Metal: Nothin’ But a Good Time, 1980’lerin ABD menşeli rock müziğinde en popüler akım haline gelen Hair Metal’in aşırılıklarını, eğlencelerini ve komik yanlarını gözler önüne seriyor. Belgesel, o dönemin yıldızlarının bir anda kaybolan kariyerlerine, hayatta kalan isimlerden yapılan röportajlarla ışık tutuyor. 60'larını geride bırakmış olmalarına rağmen, pek çoğunun o dönemki imajlarını koruyor olmaları oldukça eğlenceli bir detay. Ayrıca Slipknot’ın vokalisti Corey Taylor’ın, o dönemde sevdiği gruplar ve müzisyenler üzerine yaptığı karikatürize agresyonla şekillenen yorumları, belgeselin keyifli anlarından biri. Hair Metal: Nothin' But a Good Time, X kuşağının gençlik yıllarına tanıklık etmek isteyen izleyiciler için nostaljik ve eğlenceli bir deneyim sunuyor. Bu belgesel, 80’lerin rock dünyasına dair bir zaman yolculuğuna çıkmak isteyen herkes için unutulmaz bir fırsat.

(Yönetmen: Bao Nguyen)


The Greatest Night in Pop, 1985’te, Etiyopya’daki kıtlıkla mücadeleye yardım amacıyla, dönemin en ünlü pop müzisyenlerinin katılımıyla kaydedilen efsanevi "We Are The World" şarkısının arka planını anlatıyor. 28 Ocak 1985’te, Hollywood’daki A&M Records stüdyosunda gerçekleşen bu tarihi gece, pop müzik dünyasının dev isimlerinin bir araya geldiği anı simgeliyor. Belgesel, devasa egolara sahip pop yıldızlarının, övgüler ve lüks arabalarla çevrili hayatlarını izlerken, bir mokümanter havası yaratıyor. Ancak kaydın yapıldığı ana gelindiğinde, izleyici daha gerçek ve samimi bir atmosfere geçiyor. Şarkıcıların saf ve müdahale edilmemiş sesleriyle sergiledikleri performansları yakından görmek, The Greatest Night in Pop’un en etkileyici yönlerinden biri. Bu belgesel, sadece müzik tarihinin önemli bir anını değil, aynı zamanda sanatçılar arasındaki iş birliği ve samimiyetin büyüsünü de gözler önüne seriyor.

(Yönetmen: Carla Gutierrez)


Frida Kahlo'nun hayatını derinlemesine keşfeden Frida belgeseli, sanatçının 1907’deki doğumundan 1954’teki ölümüne kadar olan dönemi, sadece Mexico City’de değil, aynı zamanda New York, Detroit ve Paris gibi şehirlerde de geçen olaylarla gözler önüne seriyor. Kahlo hakkında pek çok kitap yazılmış ve birçok belgesel, film yapılmışken, Frida belgeseli “Söylenmemiş ne var?” sorusunu yanıtlamak için sanatçının kendi sözlerine odaklanıyor. Röportajların kullanılmadığı bu yapımda, Kahlo'nun günlükleri ve karalamaları devreye girerek, izleyiciyi akademik bir biyografiden çok, sanatçının iç dünyasında gerçeküstü bir yolculuğa çıkarıyor. Belgesel, Kahlo’nun resimlerinden yapılan kısa animasyonlarla da zenginleştirilerek, eleştirmenlerin “sanatçıya müdahale” yapıldığı yönündeki eleştirilerine rağmen, izleyiciye farklı bir bakış açısı sunuyor ve belgeselin anlatımına özgün bir nefes kazandırıyor. Frida, hem sanatçıyı hem de onun eşsiz dünyasını anlamak isteyenler için önemli bir görsel deneyim sunuyor.

(Yönetmen: Raoul Peck)


Oscar adaylığı ve I Am Not Your Negro gibi çığır açan yapımlarla tanınan yönetmen Raoul Peck, bu kez Güney Afrikalı fotoğrafçı Ernest Cole’u odağına alıyor. Ernest Cole: Lost and Found, Cole’un hayatını ve sanatını derinlemesine inceleyerek, ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi ve Apartheid rejiminin dehşetini gözler önüne seriyor. 27 yaşındayken yayımlanan House of Bondage adlı kitabı nedeniyle uğradığı zulüm, Batı dünyasının Apartheid rejimine olan suç ortaklığına duyduğu öfke ve sanatçı olarak yaşadığı çalkantılı dönem, belgeselde çarpıcı bir şekilde ele alınıyor. LaKeith Stanfield’ın etkileyici anlatımıyla, Ernest Cole: Lost and Found, dünya çapında geç kalmış bir iade-i itibar sunarak, Cole’un unutulmuş mirasını onurlandırıyor. Bu belgesel, sadece bir fotoğrafçının öyküsünü anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda ırkçılığa ve toplumsal eşitsizliğe karşı verdiği savaşı, sanat yoluyla anlatıyor.

(Yönetmen: Gary Hustwit)


İngiliz müzisyen, besteci ve prodüktör Brian Eno hakkında şimdiye kadar birçok belgesel yapılmış olsa da, Gary Hustwit'in Eno filmi, sunduğu zengin arşiv materyalleri ve belgesel disiplinine kattığı yeniliklerle öne çıkıyor. Eno, aynı zamanda bir "generatif belgesel" olarak tanımlanabilir. Yani, belgeseldeki sahneler sabit bir kurguya bağlı kalmadan, her izleyişte rastgele sıralanarak farklı bir akış yaratıyor. Bu özellik, belgeseli 52 kentilyon farklı sonucu olan bir deneyim haline getiriyor. Bu nedenle, aynı kurguyu bir daha görmek için belgeseli yıllarca izlemeye devam etmeniz gerekebilir. Eno'nun hayatını ve sanatını keşfetmek, her izleyişte farklı bir perspektif ve deneyim sunarak, izleyiciye benzersiz bir görsel ve işitsel yolculuk vaat ediyor.

(Yönetmen: Nanette Burstein)


Cannes Film Festivali’nde prömiyer yapan Elizabeth Taylor: The Lost Tapes, Oscar ödüllü efsane oyuncu Elizabeth Taylor’ın hayatını, kariyerini ve maruz kaldığı kadın düşmanlığını, onun kendi sözleriyle ele alan bir belgesel. Taylor’ın kişisel arşivinden ve Life dergisi editörü Richard Meryman ile yaptığı, daha önce hiç yayımlanmamış röportajlardan yola çıkan bu yapım, ikonik oyuncunun güçlü ve iradeli kadın karakterlere hayat verirken, dönemin toplumsal beklentilerine nasıl meydan okuduğunu gözler önüne seriyor. Aynı zamanda, özünde saygı ve temsiliyet arayışında olan Taylor’ın dünyasına samimi bir bakış sunarak, onun hem sinemadaki hem de kişisel yaşamındaki mücadelelerini vurguluyor. Elizabeth Taylor: The Lost Tapes, sadece bir sinema efsanesinin portresi değil, aynı zamanda kadın kimliği ve toplumsal cinsiyet üzerine düşündüren derinlikli bir yapım.

(Yönetmenler: Guillaume Cailleau, Ben Russell)


Radikal bir protesto hareketinin, iklim krizine karşı etkili bir çözüm sunup sunamayacağı sorusunu sorgulayan Direct Action, adını doğrudan eylem stratejisinden alır; bu strateji, belirli bir amaca ulaşmak için en hızlı ve etkili yolları benimser. Fransa'nın kırsal bölgelerinde yaşayan 150 kişilik çevreci aktivist grubunun günlük yaşamını, uzun yıllara yayılan bir perspektiften ele alan belgesel, çağımızın adaletsizliklerine karşı kararlı bir duruş sergileyen bireylerin dünyasını derinlemesine inceler. Felsefi bir bakış açısıyla, bu tür radikal bir hareketin taşıdığı riskler, tuzaklar ve toplumsal yansımaları çok yönlü bir biçimde keşfeder. Direct Action, çevresel mücadelelerin, bireysel eylemlerin ve kolektif direnişin toplumsal dinamiklerle nasıl etkileşime girdiğini sorgulayan etkileyici bir yapım.

(Yönetmen: Mati Diop)


Dahomey, 74. Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ödülünü kazanan ve Fransız-Senegalli yönetmen Mati Diop'un politik ile şiirsel öğeleri ustaca harmanladığı bir başyapıt. Sömürgecilik sonrası Avrupa müzelerinde hala varlığını sürdüren sanat yağmasını derinlemesine inceleyen Diop, bu kez de kendi sinematik dilini bir sanat eserinin bakış açısı üzerinden ekrana taşıyor. Dalgalarla açılıp dalgalarla kapanan hayaletimsi bir yapım olan Dahomey, 1892'de Fransız sömürgesi tarafından Afrika’daki Dahomey Krallığı’ndan çalınan 26 sanat eserinin, ülkelerine geri gönderilme sürecini anlatıyor. Geçmişin ürpertici bir sesi olarak 26 numaralı eser dile geliyor ve Kral Ghezo'nun bakış açısıyla tüm süreci takip ediyoruz. Politik bir kimliğe sahip objenin, kimliğini geri kazanarak konuşan ve cevap veren bir bakışa dönüşmesi, izleyiciye oldukça güçlü ve sarsıcı bir görsel deneyim sunuyor. Bu belgesel, sadece sanatın geri dönüşünü değil, aynı zamanda sömürgeciliğin derin izlerini ve bu izlerin günümüzle bağlantısını gözler önüne seriyor.

(Yönetmen: Lina Soualem)


Succession, Ramy ve Blade Runner 2049 gibi yapımlarda tanınan Hiam Abbass’ın, oyuncu olma hayaliyle Filistin’deki köyünü terk etmesinin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra, sinemacı kızı Lina Soualem ile birlikte yaptığı köklerine doğru anlamlı bir yolculuk. Dört kuşak Filistinli kadının kolektif hafızasını harmanlayarak, ayrılık, sürgün, travma, keder ve kimlik gibi derin kavramları şiirsel bir anlatımla ele alan bu belgesel, Filistin'in acımasız sınırlarını, halkının ruhunu ve dağılmış parçaların nasıl bir araya geldiğini keşfetme fırsatı sunuyor. Köklerine olan bu duygusal dönüş, Filistin’in geçmişinden günümüze uzanan bir yolculuğa çıkıyor ve izleyiciyi kimlik, aidiyet ve bellek üzerine düşündürüyor.

(Yönetmen: Shiori Itô)


Gazeteci ve yönetmen Shiori Itô'nun, Japonya'da yüksek profilli bir medya mensubu olan Noriyuki Yamaguchi'nin (Başbakan Shinzo Abe’ye yakın bir isim) kendisine yönelik cinsel saldırısını araştırma süreci ve hukuk mücadelesini ele aldığı etkileyici bir belgesel. Black Box Diaries, Japonya’da #MeToo hareketinin önemli bir dönüm noktası haline gelen bu davayı, ülkenin yargı sistemine ve toplumsal normlarına dair eleştirilerle birlikte işliyor. Bireysel adalet arayışının, toplumsal dönüşümde nasıl bir etki yaratabileceğini derinlemesine inceleyen bu belgesel, beş yıllık direnişi çarpıcı bir gerilim filmi tarzında gözler önüne seriyor.

(Yönetmenler: Arthur Jones & Giorgio Angelini)


Başlangıçta benzer ilgi alanlarına sahip bireylerin çevrimiçi bir topluluk oluşturduğu, ancak zamanla kontrolsüz bir güçle yozlaşmaya uğrayan 4chan platformunun hikâyesi. Meme'ler ve sanal düşünce ifade biçimlerini geliştirmeye yönelik çabaların ötesine geçerek, siyasi ve kriminal etkiler yaratan, nihayetinde durdurulamaz bir güç haline gelen 4chan ve QAnon’un yükselişinin; 6 Ocak Kongre baskınına giden süreçle bağlantılı olarak detaylı bir şekilde incelendiği sosyolojik bir analiz.

2024’ün en iyi 20 Belgeseli

Editör Hakkında