Kıbrıs Barış Harekâtı’nın en sıcak çatışmalarında görev almış, ölümle burun buruna gelmiş bir kahraman… Bugün Muğla Şehit Aileleri ve Yardımlaşma Derneği Başkanı olarak şehit yakınlarına ve gazilere umut olan Süleyman Taşkesen, yıllar sonra o unutulmaz anılarını ve vatan aşkını anlattı. “Her şey vatan için” diyerek ateş hattına koştuğu günleri hatırlatan Taşkesen, “Yine canımı seve seve ortaya koyarım, hiç de korkmam. Bu ülke bizim, biz bu ülke için yaşıyoruz” sözleriyle genç nesillere güçlü bir mesaj verdi.



Kıbrıs Barış Harekâtı’nın tanığı Süleyman Taşkesen, yıllar sonra savaşın bilinmeyen yüzünü ve gazilik yolculuğunu paylaştı. Sivas’ta askerlik yaparken Kıbrıs’a gönderilen ve Beşparmak Dağları’nda en sıcak çatışmalara katılan Taşkesen, yaşadığı ölüm kalım anlarını, şehit düşen silah arkadaşlarını ve unutamadığı hatıraları anlattı. Birinci ve ikinci Barış Harekâtı’ndaki görevlerinden sonra Muğla’ya yerleşen gazimiz, bugün Şehit Aileleri ve Yardımlaşma Derneği Başkanı olarak hem gazilere hem de şehit ailelerine destek oluyor.

Savaşın ilk günlerine tanıklık

Kıbrıs Savaşı’na 1. ve 2. Barış Harekâtı’nda aktif olarak katılan Muğla Şehit Aileleri ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Süleyman Taşkesen, savaşın ilk günlerini şöyle anlattı:

“18 aylık askerdim, Sivas’ta yazıcı olarak görev yapıyordum. Kıbrıs’ta çıkarma yapılacağı, asker gönderileceği söylentileri dolaşmaya başladı. Rütbesiz askerlerden bir seçim yapıldı ve ben de o gruba dahil edildim. Bizi topladılar ve otobüslerle Ankara’ya götürdüler. Ankara’da konuşlanmış olan 28. Tümen, harekâta hazır durumdaydı. Bizi de 61. Piyade Alayı 6. Bölük 2. Tabur’a dahil ettiler. Ardından konvoya katıldık ve 28. Tümen büyük bir konvoy halinde Silifke Taşucu’na doğru yola çıktı.”

“Havada kuş sürüsü gibi helikopterler vardı”

Kıbrıs’a doğru helikopterle yola çıktıklarında, kuş sürüsü gibi helikopterlerin olduğunu söyleyen Taşkesen, “Geçtiğimiz bütün şehirlerde, bütün kasabalarda halk sokaklara dökülmüş, büyük bir coşkuyla bizi alkışlıyordu. Ben bir askeri otobüsün içerisindeydim, konvoyda. Bizim askeri otobüsün içerisi yiyecek, içecek yaz günü olduğu için, yaz mevsimi ne varsa yaz meyvesi, otobüsün o ara boşluğu olduğu gibi böyle meyve doluydu, sigara paketleri doluydu, pencerelerden de böyle habire bize bir şey atıyorlar insanlar, bizi coşturuyorlardı. Bu coşkuyla Silifke Taşucu’na kadar geldik. Silifke Taşucu’nda bir gece kaldık. O kaldığımız gecenin saat 2-3'ü civarlarında talimat geldi, bütün birlik harekata geçti. Bizleri aldılar, helikopterlere götürdüler. Bir alana geçtik, alanın içerisi helikopter doluydu, belki 60 tane helikopter var.  Elimizde silah ve cephaneden başka hiçbir şey yok, almayın dediler. Ve anladık artık, Kıbrıs'a gidiyoruz ve savaş başlayacak. Bindik helikopterin birine, 6 kişi arka koltukta oturuyoruz. Silahın dipçiğini yere koydum, namlusundan tutuyorum. Camdan dışarıya baktım, havalandık, camdan bakıyorum havada kuş sürüsü gibi helikopterler hepimiz böyle gidiyoruz. Hepsinin içerisinde asker var” diye konuştu.

“Beşparmak Dağları’nda mermi yağmuru altında kaldık”

Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’nda ilk çatışmaya girdiklerini söyleyen Taşkesen, yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Biz tabi büyük bir heyecan içerisindeyiz. Ne olacak, düşman nereden gelecek, düşman nasıl bir şey, alnında düşman yazmıyor. O da senin gibi elbise giymiş, askeri üniforma giymiş insanlar. Nasıl bir düşman olduğunu kafamızda bir sürü soru, bir sürü problem. Böyle o şey içerisinde heyecanla etrafa bakmaya başladık. Bölük bir araya geldi, toparlandı. Ondan sonra nereden geldiğini bilmediğim araçlar geldi, askeri araçlar. Bindirdiler bizi, Beşparmak Dağları'na doğru yol aldık. Beşparmak Dağları'nın öbür tarafı sahile bakıyor, deniz ve sahil var. Biz arka tarafındayız dağın. Bir yere kadar araçlarla gittik, ondan sonra indirdiler bizi. Bundan sonra dediler, araçla gidemeyiz, yollara mayın döşenmiştir. Her an patlayabilir mayın. Onun için bundan sonraki hareketimiz yürüyerek olacak dendi. Biz arabalardan indik, komutan orada bize bir kısa konuşma yaptı. Daha komutan sözünü bitirmeden üstümüze yağmur gibi mermi yağmaya başladı.”

“Bizim bölüğe verdiler bu görevi”

Beşparmak Dağı’nın bin 23 rakımlı tepesini alma görevini uygulamaya başladıklarını söyleyen Süleyman Taşkesen, Birinci harekatta ateş ede ede bin 23 rakımlı bir tepe var. O tepenin eteğine kadar geldik, akşam oldu. Karanlık bastı. Sabahleyin tekrar kızgın ateş başladı. Komutanımız geldi ve dedi ki arkadaşlar dedi bu bin 23 rakımlı tepeyi alacağız dedi. Burayı almayı bizim bölüğe nasip dedi. Bizim bölüğe verdiler bu görevi. Burayı alacağız dedi. Yukarıdan düşman ateş ediyor tepeden. O dağın, neden orası önemli? O 1023 rakımlı dağın öbür tarafı Lefke şehri. Deniz kenarı, sahil. O yüksek tepeye hâkim olan, tabii o şehre de bir yerde hâkim oluyor, tepeden ateş edebiliyor, her türlü etkinliği yapabiliyor. Onun için bu tepeyi almamız şart dediler” dedi.

“İki arada bir derede kaldık”

Tepeye doğru çatışarak giderken, keskin nişancının da arkalarından ateş etmeye başladığını ve iki ateş arasında kaldıklarını söyleyen Taşkesen, “Biz iki takımdık. İki taraftan sardık. Arka tarafı boş bıraktık. Düşman hani yukarıya doğru tırmanacağız ya. Öbür taraftan kaçsın diye boş bırakıldı. Bizim takım komutanı da başçavuştu. Onlar da iki takımı idare edecek şekilde tam ortada böyle o şekilde başladık. Dağın tepesine doğru çıkmaya. Tabii çıkarken öyle yürüye yürüye çıkıyoruz da ateş ediyoruz. Devamlı ateş ediyoruz. Yukarıdan da bize ateş ediliyor. Artık kulaklarımız sağır olacak. Biz de ateş ediyoruz yukarıya ama görmeden ateş ediyoruz. Onlar da görmeden ateş ediyor. Tabii iki takım birbirini görmüyor. Bunlar dağın bu tarafında, biz bu tarafındayız. Bizim olduğumuz taraf öyle bir noktaya geldik ki dağın tam böyle orta noktasındayız. Hiç ağaç yok. Çıplak bir yer. Sırf kayalık. Öyle bir bölgedeyiz. Tam oraya geldik. Arkamızdaki dağdan bize ateş etmeye başladılar. Başka bir dağdan bize ateş etmeye başladılar ama keskin nişancı belli ki attığını vuruyor. ‘Yandım anam’ diyen arkadaşımız yuvarlanıyor gidiyor. İki arada bir derede kaldık” diye konuştu.

“Burnumuzu çıkarsak bizi vuracak”

Yanındaki asker arkadaşı Veysel’in elinin keskin nişancı tarafından vurulduğunu belirten Taşkesen, şunları söyledi:

“Biz kayanın bu tarafına geçtik. Ben geçtim. Veysel daha geçmedi. Tuttum böyle elinden çektim. Öbür eliyle de onun da piyade tüfeği var elinde. Tam böyle çekerken bir mermi geldi onun tüfeği tutan parmağını oradan kopardı gitti. İki parmağı kopardı. Çektim yanıma. Kayanın arkasına girdik. Veysel’in canı yanıyordu. Kolay değil. İki parmak gitti. Çıkarttım hemen harp paketi var çantamızda. Ondan hemen orada kayanın arkasında onu ben sardım ama bizim girdiğimizi gördüğünden o ateş eden kişi o kayaya nasıl ateş ediyor biliyor musunuz? Bizim o arkasına geçtiğimiz kayaya her mermi geldiğinde bir parça koparıyor. Uçak savar belli büyük mermi ki öyle koca koca kayaları koparabiliyor. Burnumuzu çıkarsak bizi vuracak. Demek ki bir dakika geçseydik oraya ikimiz de gittiydik orada. Şehit olmuştuk.”

“Zaten öleceğiz dedik”

Kıbrıs Savaşı’nda unutamadığı anını anlatan Taşkesen, “O kayanın arkasına oturduk.  Veysel dedim. ‘Buradan çıkış yok. Burası son durak. Hani bu anılarımızı anlatırken hep soruyorlar. Unutamadığınız bir anınız var mı? Anlatılmasınız diye bize soruyorlar ya. İşte ben bunu unutamıyorum. Hep aklımda kalan anım bu. O kayanın dibinde ikimiz böyle sırtımızı o taşa dayadık. Veysel dedim. Buradan dedim. Öleceğiz. İkimiz de öleceğiz. Hani ölürken böyle hastalara su içirirler. Ağzını ıslatırlar falan. Bizim de mataramızda su var. Korkudan içemiyoruz bitmesin diye. Ya dedim. Öleceğiz nasıl olsa. Susuz gitmeyelim bari. Çıkardık mataralarımızı. Kapakla değil. Direkt kafamıza dayadık. O matarayı böyle lıkır lıkır sonuna kadar içtik. Yarını yok bu işin. Dedik zaten. Suya da gerek kalmayacak. Zaten öleceğiz dedik. Suyun hepsini içtik. Ama o arada habire ateş ediyor adam” dedi.

“Çoğu arkadaşımız orada şehit olmuştu”

Süleyman Taşkesen, bin 23 rakımlı tepeye ulaştıklarında, diğer takım arkadaşlarının çoğunun düşman askerler tarafından şehit edildiklerini gördüklerini söyledi. Taşkesen o anları şöyle anlattı:

“Başımızdaki başçavuş baktı ki olmayacak. Geri çekilin dedi bize. Bir müddet sonra herhalde komutana talimat geldi arkadaki ateş edenleri susturduk diye. Bölük komutanı ondan sonra başladı hadi koçlarım aslanlarım benim merak etmeyin artık arkadan ateş edemeyecekler orası susturuldu artık tehlike yok falan dedi. Tekrar taarruza geçin. Kalktık tabi yine başladık ama çıkarken böyle diken üstünde çıkıyoruz. Bir anda sanki hiç kimse yok ortalıkta. Oradan yukarıya kadar çıktık. Dağın öbür tarafından çıkan bizim öbür takım biz çıktıktan sonra gördük tabi acı olayı.  Tepeye çıktıktan sonra orada gerçekleri gördük. Düşman orada öyle bir mevzi yapmış ki şeytanın aklına gelmez. Mermer bölgesi zaten bir tane mermer blok koymuş böyle. Panel şeklinde bir tane de böyle koymuş. Bir tane de önüne koymuş böyle U şeklinde yapmış. Ortadaki mermerin göbeğini böyle açmış bir delik açmış. Namluyu oradan çıkartmış makinalı tüfeğinin namlusunu oradan çıkartmış orada. O umumun içerisinde mevzi almış bekliyor. Bizim de karşıdan o ikinci takım öbür arkadaşlarımız tepeye kadar çıkmışlar. Tam tepeye geldiklerinde çıkanı vurmuş bunlar çıkanı vurmuş. Yani bizim o takımdan arkadaşlarımızın hemen hemen çoğu arkadaşlar orada şehit olmuş. Hepsi üst üste düşmüş.”

Tartıştığı eşini yatağında uyurken boğazından bıçakladı
Tartıştığı eşini yatağında uyurken boğazından bıçakladı
İçeriği Görüntüle

“Arkadaşlarımın o manzarası hiç gözümün önünden gitmiyor”

Kıbrıs Savaşı’nda unutamadığı anılardan biri olan arkadaşlarının şehit olduğunu gördüğü zaman olduğunu söyleyen Taşkesen, “Orada hepimiz bir şeye girdik böyle bir travmaya girdik. Şimdi bile aklıma geldikçe böyle kötü oluyorum. Hatırladıkça fenalaşıyorum. O arkadaşlarının o manzarası hiç gözümün önünden gitmiyor. Hep hatırlıyorum. Orada düşmanı görsek belki koşa koşa üstlerine giderdik yani ateş bile etmeden parçalamak için böyle elimizde o hale gelmiştik. Maalesef bırakmış kaçmışlar. Kimse yoktu. O tepeyi ele geçirdik ama birçok arkadaşımızı da orada şehit verdik. Bu benim hiç unutamadığım bir anımdır. Kıbrıs'taki o birinci harekatta bizim yaptığımız en son hareketti. Ve orada bir gün nöbet tuttuk bekledik orayı savunduk. Tekrar gelip almasınlar diye. Biz oradayken birinci harekat bitti zaten” diye konuştu.

“Sigara paketine mektup yazdım”

Kıbrıs Savaşı’na ailesine haber veremeden geldiğini ve 1.Harekat bittikten sonra yerde bulduğu bir sigara kutusuna ailesine mektup yazdığını söyleyen Taşkesen, “Bizi birinci harekat bitti diye indirdiler bir dere kenarına, herkes burada temizliğini, bakımını yapsın dediler.. İşte tıraş oldu, isteyenler dedi mektup yazacaksa, ailesine haber verecekse yapsın dediler. Yazacağım mektup, kağıt yok, nereye yazacağım, ben de haber vermeden geldim Kıbrıs'a. O ara hiç unutmam bir tane sigara kutusu buldum yerde, sigara kutusunun içindeki jelatinli kağıt vardır bilirsiniz, bir tarafı parlak bir tarafı mattır o kağıdın. O kağıdı aldım düzelttim böyle mat olan kısmına, yazmaya başladım kağıt niyetine, onu kullandım. Aileme durumumu izah ettim. Hakkınızı helal edin dedim, Kıbrıs'tayım, savaştayım, ölebilirim, şehit olabilirim, hakkınızı helal edin diye orada bir mektup yazdım. Ondan sonra topladılar, bizden o kağıtları gönderdiler ama gitti mi gitmedi mi orada bilmiyorduk tabii. Savaştan sonra gittiğini öğrendik ailemize, haber gitmiş tabii okumuşlar. Orada o kağıt olayı aklımdan hiç çıkmaz” dedi.

“Havalimanını ele geçirdik”

2.Hareketta ise o zaman ki ismi Timbu, şimdi ismi Ercan Havalimanı’nı ele geçirdiklerini anlatan Taşkesen, “Tabii bizim Ankara'daki olan şeylerden haberimiz yok. Askeriz, yürü dediler mi gidiyoruz, dur dediler mi duruyoruz. Yürü dediler bir daha bize, meğer ikinci harekat başlamış, bindik yine araçlara. İkinci harekatta bizim birlik şeye geldi arkadaşlar, şimdi Ercan Havaalanı denen bölgeye geldi. Oranın ismi Timbu, Timbu Havaalanı diye geçiyordu. Timbu Havaalanına geldik ve bu havaalanını alacağız dediler. Yine dağıldık böyle beşer altışar metre arayla bu şekilde böyle araziyi tarayarak havaalanına girdik. Havaalanının ortasındaki idare binasına girdik ve içeride bir masa vardı. Masanın üzerinde de bir kahve fincanı vardı, hiç unutmam, onu da özel olarak gördüm ben zaten. Şöyle elimle tuttum fincanı, sıcacıktı. İçinde kahvenin yarısı duruyor daha, yarısı içilmiş, yarısı duruyor ama sıcak kahve. Demek ki bizim geldiğimizi gördüler, son anda kaçtılar. Orada kahve içiyorlarmış, nereye kaçtılar bilmiyoruz. Kendi memleketleri, onların belki gizli tünelleri vardı, gizli saklanacak yerleri vardı. Oralara girdiler, kaçtılar, saklandılar” diye konuştu.

“Düşman gelip geri almasın diye nöbet tuttuk”

2.Hareketta tekrardan ateşkes emri geldiğini ve düşman geri almasın diye bir mevzide nöbet tuttuklarını söyleyen Taşkesen,

2. Barış Harekatı'nda o havaalanından sonra bizim birlik olarak diyorum, Rumların Kiracılar Köyü diye bir köyleri var. Büyük bir köymüş, adı köy. Bizdeki bir kasaba kadar var yani. Kiracılar Köyü. Oraya böyle 500-1000 metre mesafe kaldı yani böyle artık. Orada ateşkes, 2. Ateşkes emri geldi ve orada kaldık. Orada herkes birer mevzi kazdı, oraya koşullandı. Ben makina tüfekçi olduğum için kazdık ikimiz beraber Veysel’le o çukuru. Girdik, silahımızı oraya açtık çatal ayağından. Gözümüzü orada otlarla, çalı çırpılarla kapattık.Yerimiz belli olmasın diye. Artık bekledik, aldığımız yerleri tekrar düşman gelip geri almasın diye nöbet tuttuk. Bizim askerliğimiz bitti, geldik” diye konuştu.

Askerlik bittikten sonra Muğla’ya yerleştiğini ve Şehit Aileleri Derneği Başkanı olma sürecini anlatan Taşkesen, “Muğla'ya yerleştik emekli olduktan sonra. Bir gün gezerken baktım her tarafta bayrak asılı. Hayırdır dedim. Ne var acaba? Bir polis arkadaşa sordum. Bugün ne var dedim. Niye böyle bayraklar çok asılmış? Bayram değil, seyran değil. Abi dedi bugün gaziler günü dedi. Ben de gaziyim ama hiç haberim yok dedim. Bilmiyorum yani bir şeyden haberimiz de yok. Ne oluyor gaziler günü olunca falan diye. Sonradan dedim bir gideyim. Valilikte bu işle ilgili mutlaka bir birim vardır. Bakan bir kısım vardır. Öğreneyim dedim. Gittim oraya. İşte gösterdiler ilgili arkadaşı. Gittik tanıştık. Abi neredesin? Şehit ailelerine, gazileri. Herkes de dağınık vaziyette bir araya toplamaya çalışıyoruz. İşte bir dernek kuruyoruz. Derneğe üye yapacağız. Bir araya geleceğiz. Şöyle yapacağız, böyle yapacağız deyince. Bu dernekten haberimiz oldu. Ve Şehit Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurulmuştu o zaman. Bir yönetimi vardı. Biz de üye olarak kaydımızı yaptık girdik bu derneğin içerisine.  Sekreter olarak üç sene görev yaptık dernekte. Ondan sonra başkan yardımcısı olduk. Başkan yardımcısı olarak bir üç senede öyle görev yaptık. Ondan sonra başkan olduk. Üç senede öyle bir başkanlık yaptık. Ve bu ikinci üç sene başkanlık olarak” dedi.

“Asık yüzlerini biraz olsun güldürmek için çaba sarf ediyoruz”

Dernekte Şehit Aileleri’ne ve Gazileri’ne yardım ettiklerini, onları güldürmek için çaba sarf ettiklerini vurgulayan Dernek Başkanı Süleyman Taşkesen, şunları söyledi:

“Şehit Aileleri Derneği'nde gazilerimize, şehit ailelerimize yardımcı olmaya, onların dertlerine çözüm bulmaya, sıkıntılarını gidermeye çalışıyoruz. Aracı oluyoruz. Bizim yaptığımız bir şey yok. Biz aracıyız. Derdi dinliyoruz. Çaresi devletimizde, devletin ilgili kurumlarına iletiyoruz. Ve çözümüne yardımcı oluyoruz. Biz onlara çözüm yolunu gösteriyoruz. Yardımcı oluyoruz. Şehit ailelerimizin asık yüzlerini biraz olsun güldürmek için çaba sarf ediyoruz. Geceler düzenliyoruz. Yemekler tertipliyoruz. İşte böyle onları mutlu etmek için her türlü şeyi yapıyoruz. Kolay değil bu. O insanlar çocuklarını büyütmüşler. 20 yaşına kadar getirmişler. Bu vatana feda etmişler. Canlarını vermiş. O ana yürekleri, baba yürekleri parçalanmış. Biz de onların evlatları gibi şehit olabilirdik. Hasbelkader bize nasip olmadı. Yani bu da bir şeref. Gazilik nasıl bir onursa şehitlik de çok büyük bir şeref. Peygamber Efendimiz'e komşu oluyorsun. Allah herkese nasip etmiyor. Bize etmedi. Ne mutlu onlara. Annelerine, babalarına şefaatçi olacaklardır inşallah. Öbür tarafta.”

“Her şey vatan için”

Vatan için yine canını ortaya koyacağını söyleyen Taşkesen, “Bu gönül işi parayla pulla yapılacak bir iş değil. Ben emekliyim. Bir emekli maaşım var. Yani ben gidip evimde oturup ailemle beraber yaşayabilirim, keyif yapabilirim. Bir kahveye gidip arkadaşlarımla sohbet edebilirim. Gitmiyorum. Burada sırf onlara hizmet edip onların mutluluğu için çalışıyorum. Onların Allah razı olsun demesi benim için en büyük para, en büyük servet. Onun için çaba sarf ediyorum.  Her şey vatan için. Yine canımı seve seve ortaya koyarım. Hiç de korkmam. Bu ülke bizim. Biz bu ülke için yaşıyoruz. Ülkemiz ne kadar dik durursa ayakta durursa biz o kadar mutlu oluruz. O kadar huzurlu oluruz. Kanımızın son damlasına kadar vatan diyoruz. Başka bir şey demiyoruz” dedi.

Muhabir: Aziz Şahin