Muğla türküleri, hayatın içinden alınan gerçek olayların izlerini taşıyan benzersiz hikayelere dayanıyor. Bu türküler, içerdikleri sözler ve melodilerle Türkiye'nin dört bir yanında geniş kitlelere ulaşmış durumda. Ancak, özellikle Muğla coğrafyasında yaşayanların özgün hikayelerini anlatan bu yöresel eserler, Muğla'nın zengin kültürel mirasının bir yansıması olarak öne çıkıyor. Haberimizde, herkesin aşina olduğu Muğla türkülerinin ardındaki gerçek hikayeleri sizler için derledik...
Muğla'nın zengin kültürel mirası, türkülerin dillendirdiği gerçek yaşam öyküleriyle nesilden nesile ulaşıyor. Muğla Türküleri, hayatın içinden alınan gerçek olayların izlerini taşıyan benzersiz hikayelere ev sahipliği yapıyor.
Muğla’ya ait bir kimlik
Muğla türkülerinin birçoğu, sözleri ve melodileriyle Türkiye'nin dört bir yanında tanınmış durumda. Ancak, bazı türküler özellikle Muğla coğrafyasında yaşayanların kendi deneyimlerini yansıtan özgün hikayelerini anlatıyor. Bu eserler, Muğla'nın kültürel zenginliğini ve tarihini yansıtarak kendisine ait bir kimlik oluşturuyor.
Geçmişin izleri
Her bir türkü, geçmişin izlerini taşıyarak yaşanmış olayları anlatma özelliğine sahip. Söz konusu eserlerde geçen acı, hüzün, sevinç, aşk ve ayrılık gibi temalar, Muğla'nın tarihine ve coğrafyasına duyulan derin bağlılığı gösteriyor.
Muğla türkülerinin gerçek hikayeleri, sadece müzikal bir ifade değil, aynı zamanda bu toprakların tarihini, kültürünü ve insanların yaşadığı deneyimleri yansıtan birer anı niteliği taşıyor. Bu eserler, Muğla'nın eşsiz dokusunu ve tarihsel derinliğini yansıtarak, dinleyicilere geçmişle güçlü bir bağ kurma fırsatı sunuyor.
Muğla'nın dört bir yanında sevilen ve herkesin aşina olduğu türkülerin ardındaki gerçek hikayelerini sizler için derledik. Muğla'nın kültürel zenginliğini, yaşamın içinden çıkan bu dokunaklı melodilerle bir kez daha keşfedin....
İşte bilinen bazı Muğla Türkülerinin hikayeleri…
Feraye Türküsü
Menteşe Beyi Yakup Bey'in oğlu İlyas, dağlara düşkün bir kişiydi. Bir gün Marçal Dağları'nda avlanırken Türkmen güzeli Feraye ile karşılaştı ve ona aşık oldu. Yakup Bey, oğluna bey kızının yakışacağını söylese de İlyas, ikna olmadı. Bunun üzerine Menteşe Bey, Marçal Dağları'na gitmeye karar verdi. Türkmen demircisinin obasına ulaştığında önce hâl hatır sordu, ardından niyetini açıkladı. Feraye'nin babası kızını vermeye razı oldu. Ancak Feraye'nin ağabeyi Mıstık, "Benim kardeşim bey oğlunu nerede görmüş de söz vermiş?" diye tepki gösterdi ve "Bende verilecek kız yok" diyerek itiraz etti. Sonunda Feraye ile İlyas Bey, Dipsiz Kapuz'un altında buluşmayı kararlaştırdılar. Feraye'yi takip eden Mıstık, "Bir de kaçarsın ha" diyerek hançerini çekti, Feraye'yi bırakıp al kan içinde aşağıya attı ve onu Kapuz'dan aşağıya düşürdü. O günden beri bu yer "Kanlı Kapuz" olarak anılmıştır. İlyas Bey, Feraye'nin cesedini ve kendi canına kıyan Mıstık'ın cesedini görünce bu olaydan etkilenerek bu türküyü yakmıştır. Bu türkü, 800 yıldan fazla bir süredir çalınıp söylenirken, Feraye'nin hikayesi tellerde dilden dile dolaşmış ve adı ün kazanmıştır.
1947 yıllarında ünlü sanatçı Müzeyyen Senar’ın Tepebaşı Gazinosu’nda sahne alırken Ferayi’yi okumasıyla bir anda herkes tarafından bilinen bir parça oldu. Feraye Türkü’sünü her yerde söyleyen Müzeyyen Senar’ın ismi bu türkü ile adeta özdeşti. Türküden ve hikayesinden etkilenen Müzeyyen Senar, kızının adını Feraye koydu.
Ferayidir gızın adı Ferayi de yandım aman
Esmer yarim de aman da Ferayi
Türkmen de gızı,katarlamış mayayı of yandım aman
Esmer yarim de aman da mayayı
Ninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynam
Aman da aman Ferayi
Demirciler demir döğer,tunç olur öf yandım aman
Esmer yarim de aman da tunç olur
Sevip sevip ayrılması,güç olur öf yandım aman
Esmer yarim de aman da güç olur
(Ormancı Türküsünün hikayesinin geçtiği Belen Kahvesi)
Ormancı Türküsü
Muğla’nın Çaybükü’nde, 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli, Mustafa’nın en yakın arkadaşıdır. 1946 yılının bir Temmuz gününde, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayirli, yine dama masasının başına otururlar. Oyunun yarısında ”Sarı Memet” lakaplı Orman Memuru Mehmet İn çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik Köyü’nde yangın çıkmıştır. 1946 seçimlerinin evrakı Yatağan’a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan’a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Muhtar Cezayirli, “Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem” diye cevap verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli, “Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et” der. Ormancı kahveye geri döner, dama masasına bir tekme atar. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak’ın tahammül sınırını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak’ı kolundan yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir. Ormancı Mehmet İn, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tabaka olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik’i vurmuştur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik’i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi’ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey’e, “Babamın selamı var, bu adamı iyileştir” diye yalvarır. Doktor Veli Bey, ”O ölecek, önce senin kolunu saralım” diye yanıt verir. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa’yı yanına çağırarak, “Ben ölüyorum, hakkını helal et” dedikten sonra can verir. Mustafa Şahbudak cezaevine gönderilir. Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa’ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta (Kemancı Tahir) adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. Gevenes Köyü’nde yaşanan bu acı olay, Tahir Usta tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü, Ormancı Türküsü’dür.
Kemancı Tahir’in Hayatı Kitap Olmayı Bekliyor
Muğla’nın unutulmaz halk müziği sanatçılarından ‘Kemancı Tahir’ lakaplı Tahir Erdinç’in hayatı üzerine yapılan kapsamlı çalışma tamamlandı. Ancak, biyografi kitabının basılması için destek aranıyor. 1903 yılında Muğla’nın Yeşilyurt Mahallesi’nde doğan ve halk müziğine önemli katkılar sunan Kemancı Tahir’in yaşam öyküsü, Yazar Selda Davran tarafından kaleme alındı. Çalışma, arşiv araştırmaları ve saha röportajları ile titizlikle oluşturuldu. Tarihi Belen Değirmeni’nin işletmecisi Hasan Şimşek, Yazar Selda Davran ile birlikte uzun yıllar boyunca Kemancı Tahir’in izini sürdü. Şimşek, restoranını kapatarak köy köy dolaşıp röportajlar yaptıklarını, görüntü ve ses kayıtları oluşturduklarını belirtti. Şimşek, yapılan araştırmaların 15 yıllık bir arşiv değerlendirmesine ve son 5 yılda gerçekleştirilen röportajlara dayandığını ifade etti. Çalışmada, Kemancı Tahir’in yaşayan son iki çırağı ve kızı da yer alıyor.
Basım İçin Destek Bekleniyor
Büyük bir emekle tamamlanan biyografi kitabının basılması için finansal destek arayışı sürüyor. Yerel kültürün yaşatılması adına, bu önemli eserin basılması için destek çağrısı yapılıyor. Kemancı Tahir’in hayatını anlatan bu kitap, Muğla’nın kültürel mirasına önemli bir katkı sunacak. Proje sahipleri, kitabın müzik severler ve tarih meraklıları için büyük bir kaynak olacağını belirtiyor.
Çıktım belen kahvesine
Baktım ovaya baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı dama oynamaya
Ormancı da gelir gelmez
Yıkar masayı yıkar masayı
Laf anlamaz ormancı çekmiş kafayı
Aman ormancı canım ormancı
Köyümüze getirdin yoktan bir acı
Köyümüzün suları hoştur içmeye
İçinde köprüsü var gelip geçmeye
Yârimi vurdular – bir hiç hiçine
Yazık ettin ormancı köyün gencine
Aman ormancı canım ormancı
Köyümüze getirdin yoktan bir acı
(Eyüp Efenin vurulduğu ev)
Kerimoğlu Türküsü
Kerimoğlu Eyüp (1882-1901), bugün Yeşilyurt olarak bilinen Muğla merkeze bağlı Pisi köyünde yaşamıştır. 1901 yılında bir gün Pisi’de Maşat adı verilen yerde bir düğün kurulmuş. Düğünde Eyüp oyuna kalkmış. Hasmı durumunda olan İzzet Ağa da oradaki masalardan birinde dostlarıyla oturuyormuş. Bu sırada ağabeyinin arkadaşı Koca Mehmet düğüne gelmiş ve Eyüp’ün üzerine, izni olmadan oyuna kalkmış. Yöre geleneklerinde izni olmadan birinin üzerine oyuna kalkmak büyük saygısızlık ve karşısındaki kişiye yapılabilecek büyük bir hakaretmiş. Ama efesinin (ağabeyinin) arkadaşı olduğu için Koca Mehmet’e saygı gösterip ve oyundan çekilmiş. Koca Ahmet oyununu bitirince Eyüp’ün hasmı olan Pisi Muhtarı İzzet Ağa’nın masasına giderek oraya oturmuş. Eyüp üst üste yapılan bu hakaretler karşısında kızarak İzzet Ağa’nın masasına doğru yönelip ve Koca Mehmet’e ayağa kalkmasını söylemiş.
Bunun üzerine İzzet Ağa, Koca Mehmet’e yapılan davranışa sinirlenerek Eyüp’e saldırmak istemiş. Eyüp, yanında taşıdığı tabancası ile İzzet Ağa’ya ateş edip ve kolundan yaralamış ve düğün yerinden kaçmış. Dağlarda kaçak şekilde yaşadıktan sonra Efe olan Eyüp, Sarı Sultan lakaplı bir kıza aşık olmuş ve kızla görüşmeye başlamışlar. Kızın dedesi durumu fark edip Eyüp'ün kaçak olduğunu öğrenince işin sonunu hayırlı görmez. Eyüp abisiyle birlikte sarı Sultan'ı istemeye vermezlerse de kaçırmaya gitmiş. Dede, torununu vereceğini söyleyerek, konukları misafir etmiş. Yerkesik’te, Eyüp’ü yakalamak için konuşlandırılmış askerlere çoktan haber vermiş. Ev, Kör Arap lakaplı İsmail Çavuş ve askerleri tarafından sarılmış. Sabaha doğru Eyüp’ün yattığı yer Kör Arap lakaplı İsmail Çavuş tarafından kurşunlanarak uykusunda öldürülmüş. Öldürüldüğünde henüz 19 yaşındaymış. Eyüp efenin ölümünden sonra bu türkü yakılmıştır.
Haydaman de haydaman
Kerimoğlu'nun sandalı da sandalı
Haydaman de haydaman
Kerimoğlu'nun sandalı da sandalı
Vurulmuş da kanıyor
Kerimoğlu'nun her yanı da her yanı
Vurulmuş da kanıyor
Kerimoğlu'nun her yanı da her yanı
Haydülen de haydülen
Şu dağlarda geyik kalmadı
Haydülen de haydülen
Şu dağlarda geyik kalmadı
Oynülen de kör arabım sen oyna
Senden başka yiğit kalmadı
Oynülen de kör arabım sen oyna
Senden başka yiğit kalmadı
Şu Köyceğiz Yolları
1919 yılında Güzelyurt köyünde doğan Hasan Ali Dalar, gençlik yıllarında heybetli cüssesiyle güreşe meraklı, yörenin ünlü pehlivanları arasında nam salmış bir gençtir. Bu esmer genç, kol ve bacak kaslarında taşıdığı gücü, ata sporu olan güreşe yönlendirmiş olmasına rağmen, yüreğindeki içsellikle parmaklarındaki hüneri, çalmış olduğu bağlamanın perdeleriyle birleştirmiş. Hasan Ali Dalar, gün gelir mavi gözlü sarışın bir kız olan Ayşe'ye gönlünü kaptırmıştır. Ayşe de ona gönül vermiş olması rağmen, varsıllı olan kızın babası bu işe razı gelmemiş. Kaçmak için sözleşen iki genç, bu diyarlardan gitmeye karar verirler. Arap Hasan Ali, atına bindirdiği gibi Ayşe'yi Burdur -Gölhisar Çakmak Yaylası'nın yolunu tutar. Eşraflı olan kızın babası bir yandan, Ayşe'nin eniştesi ile kızları Ayşe'yi ararlar.
Dalaman Devlet Üretme Çiftliği şimdiki adı (TİGEM) olan Karameneviş mevkiinde baldızını arayan enişteye köylülerden biri sorar: "Hayrola hemşerim, ne arıyorsun bu ovada?" Eniştenin cevabı "Camızları kaybettim, onları arıyorum" olur. Akrabalarının yanlarına varmak üzere olan Arap Hasan Ali, bir ihtiyarın evine uğrayıp az ekmek ister. Yaşlı adam kızın hal ve hareketlerinden gençlerin kaçak olduğunu sezer. Hasan Ali, atındaki Ayşe'yle yola koyulur. Katık istediği adam ise, hemen jandarmaya haber uçurmuştur. Çakmak Yaylasına vardıklarında askerler, kaçak gençlerin etrafını kuşatıp, Arap Hasan'ı tutuklar. Çakallık (Dalaman) Köyüne haber ulaşır ve kaçırılan Ayşe, babasına teslim edilir. Arap Hasan mahkemeye gide-gele Köyceğiz yollarını aşındırır. Hakim, kendi rızasıyla kaçan kıza el sürülmediğine kanaat getirir ama yine de Arap Hasan Ali, kızı alıkoymaktan kısa süreliğine de olsa, hapse düşer. Ayşe, babası tarafından bir başkasıyla evlendirilir. 1938 yılında Muğla Cezaevi'nde kaldığı süre içinde yaşadığı bu olayı kaleme döküp söz yazan Hasan Ali Dalar, yazdığı bu söze bir güzel beste yapar. Kısa süren tutukluluk döneminden sonra 1939 yılında asker olan Hasan Ali Dalar; terhisinden sonra Gürköy' e taşınıp Ayşe'yi unutmaya çalışır. Akköprü ve Bülüçlü madenlerinde çalışıp emekli olduktan sonra1983 yılında vefat eden Arap Hasan Ali Dalar'ın ardından geriye sonsuza dek söylenecek bir türkü kalır. "Şu Köyceğiz Yolları, Kaldır Ayşem Kolları, Bizim İçin Yapılmış Şu Muğla'nın Damları" mısraları yıllardır dilden dile dolaşmaya başlar.
Şu Köyceğiz yolları
Galdır Ayşem kolları
Kaldır Ayşem kolları
Bizim için yapılmış
Şu Muğla'nın damları
Bizim için yapılmış
Şu Muğla'nın damları
Oldu mu Ayşem oldu mu
Bu nazlar yakışık aldı mı
Bir kerecik öpmeylen
Gül benizin Ayşem soldu mu
Ay doğar aşmak ister
Boy sürer yaşmak ister
Şu benim deli gönlüm
Yare kavuşmak ister
Çökertme Türküsü
Çökertme türküsünün hikayesinde baş kahramanlar Halil Efe ve İbram (İbrahim) Çavuş'tur. Van'dan Bodrum'a gelen bir ailenin oğlu olan Halil bir namus meselesi yüzünden kız kardeşini öldürmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle de hayatını kaçak olarak devam ettirir. İstanköy'e gidip gelerek kaçakçılık işiyle de uğraşır. İbram Çavuş da Halil'in en yakın arkadaşıdır. Halil, Rumlar tarafından ihbar edildiğinde tutuklanır ve 7 yıl kadar cezaevinde kalır. Bu nedenle de Rumlara karşı bir düşmanlığı vardır. Türküde adı geçen Hafize ise kaymakam evinde hizmetçilik yapar. Güzelliği ile kasabada adından bahsedilen bir genç kızdır. İbram Çavuş ilk olarak Hafize'yi kendisine ikinci eş olarak almış ancak tepki çekince geri bırakmıştır. Efeler tarafından dağa kaçırılmıştır. Annesi gibi Hafize de artık çengicilik yapmak zorunda kalır. Bir zaman sonra adı artık Çakır Güssüm olur. Daha sonraki zamanlarda da Halil Güssüm'e aşık olur. Bunun yanında hem efeler hem de kaymakam onların peşine düşer. Halil ve Güssüm aylarca kaçarlar ve bu kaçış sırasında da durakları Çökertme olur. Burası günümüzde Yalıkavak'taki marinanın olduğu yerdir. Halil ve Güssüm buradan adalara kaçmak isterler. Rum denizci teknesini alırlar. Rum denizci Halil Efe'ye havaların iyi olmadığını ve kendilerinin Aspat'ta kalmaları gerektiğini söyler. Halil Efe kabul eder. Ancak denizci ikisini de ihbar eder. Kaymakam ve askerler oldukları yere gelirler. Açılan ateş sırasında Halil Efe yaralanır. Sonra da kaymakam emri ile boğarak öldürülür. Güssüm başta olmak üzere tüm Bodrum bu olay üzerine yasa boğulur. Sonrasında da bu türkü ortaya çıkar.
Çökertme'den çıktım da Halilim aman başım selâmet
Bitez de yalısına varmadan Halilim aman koptu kıyamet
Arkadaşım İbram Çavuş Allahına emanet
Burası da Aspat değil Halilim aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı aman kurşun yarası
Gidelim gidelim Halilim Çökertme'ye varalım
Kolcular gelirse Halilim nerelere gaçalım
Teslim olmayalım Halilim aman kurşun saçalım
Burası da Aspat değil Halilim aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı aman kurşun yarası
Güvertede fezeriken aman kunduram kaydı
Çakır gözlü Gülsümümü Çerkez kaymakam aldı
Kaymakam baskısı canım aman aldı yürüdü
Burası da Aspat değil Halilim aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı aman kurşun yarası
Burası da Aspat değil Halilim aman Bitez yalısı
Ciğerime ateş saldı aman kurşun yarası