“Yiyen Bilmez Doğrayan Bilir”

Değerli Dostlarım; soğanı yiyen bilmez ama doğrayan bilir anlamında uzun yıllar kullanılagelen bir atasözümüz bulunmaktadır. Son yıllarda etrafımıza baktığımızda bir grup insan türü ile karşı karşıyayız: Tüketici toplumu. Hazıra alışmış, hazırcı bir toplum. Sürekli tüketim isteyen ve pompalayan bir sistem ile de bu görüşümüz sürekli tavsiye ediliyor. Çok eski değil, daha düne kadar bizim Ula’da herkes yaz aylarında üreterek kış mevsiminde tüketeceği gerek sebze gerekse meyveleri üretir, hazırlar; ya kurutur ya da konserve yapmak suretiyle kendi tüketeceğini yine kendisi üretirdi. Şu anda baktığımızda sadece tüketen bir toplum ve sadece hazırı bekleyen bir insan topluluğu ile karşı karşıyayız. Tüketen toplumda özellikle bir takım yaşam biçimleri körleşmiş durumdadır. Bir iki tanesini izah etmeye çalışacağım Allah izin verirse.

Cebinde elbette harcayacağı kadar parası olan kişi, başkalarına çok fazla muhtaç değil gibi bir ana fikirden gidersek yanılırız. Sebebi ise mutlaka insan insanlara muhtaç durumdadır. Başka türlüsü düşünülemez. Yıllar boyu bu coğrafyalarda sürekli iki çalışan insan olagelmiştir. Birincisi beynini çalıştırır ve sürekli beyin jimnastiği yaparak fikir geliştirir. Diğeri ise bedenen çalışır, bedenen çabalar ve o da bir şeyler üretir ve geliştirir.

Geldiğimiz noktada tek gözle görmeye çalışan ve bu bakış ile de hızlı hareket etmeye çalışan bilhassa gençler görüyoruz. İstikbalimiz gençlerdedir. Biraz daha ileriye gidersek, genç neslimiz üretici olmazsa istikbalimiz de parlak değildir. “Ne demek istiyorsunuz?” biçiminde mırıldandığınızı duyar gibiyim. Biraz açayım. Bilhassa 2000 ve daha sonraki doğumlular bugünlerde yirmi beş yaşındalar. Bazı gençlerimiz askerlik hizmetini de yerine getirmiş olmalılar. Mutlaka okumuşlardır. En azından lise mezunu olarak caddelerimizde dolaşmaya başlamışlardır. Yıllar yıllar önce Coğrafya öğretmenimiz bizlere demişti ki: “Çocuklar, bizler devlete memur yetiştiren fabrika gibiyiz.” O yıllar 70’li yıllardı. Aradan elli beş yıl geçti. Hiç değişiklik olmadı. Yine aynı sistem çalışmaya devam ediyor. Nasıl mı? İzah edeyim.

Elinde herhangi bir mesleki becerisi olmayan lise mezunu bir gencimiz ne işe yarar? Zira sokaklarımızda üniversite/yüksekokul mezunu gençlerle dolup taşmaya başladı. Devletten iş bekliyor. Ne işi? Masa başı işi. Elbette devlet kurumlarımıza memur ihtiyaçtır, olmazsa olmazımızdır. Amma sayı o kadar da çoğaldı ki… Devlet memurluğu ihtiyacının katbekat üzerine çıkmış durumdadır. Üniversite giriş sınavına başvuran gençlerimizin sayısı iki milyonu geçmiş durumdadır. KPSS adı ile yapılan kamuya personel alımı için yapılan sınava da en az bir milyon gencimiz başvurmaktadır. Tabii istatistikler yalan söylemez. Yüzdeye vurursak kazanan genç sayısı parmakla gösterilecek kadar az durumda. Haydi bakalım, sokağa ve tüketici toplumuna bir fert daha.

Geçenlerde bir yazımda Millî Eğitim sistemimizde veya stratejimizde köklü değişikliklere ihtiyaç duyulduğunu ve 1947 yılında ABD ile yapılan bir antlaşmadan söz ederek, “Acaba o antlaşmaya mı bakmak lazım?” anlamında bir ifadem olmuş ve tam bağımsızlıktan söz edip edemediğimiz konusundaki ifadelerime oldukça bereketli tenkitler gelmişti. Yine aynı konuyu tekrarlamayacağım da, gençlerimizi tek taraflı tüketici olmaktan çıkararak üretici konumuna nasıl getiririz, bu çarpık sistemi nasıl değiştirir ya da iyileştiririz anlamındaki görüşümü hâlen saklı tutuyorum.

Devletimiz, sosyal devlet olma yolunda çok mesafe kaydetti. Gerek Sosyal Sigortalar Kurumu’na, gerekse Bağ-Kur’a ve gerekse Emekli Sandığı’na bağlı olarak primlerini ödemiş ve hak ettiğinde de emekliye sevk olmaya hak kazanmış insanlar cenneti oldu Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Durun durun, hemen kızmayınız; “Cennet” dedimse öyle cennet değil. Emekliler toplumu… 38 yaşında emekli olan bir insan ve bu insanı emekli eden bir sistemden söz ediyorum. Ne demek emekli kişi? Artık elinden iş gelmeyen, yorulan, yaşlanmış veya yıpranmış olan kişi demektir emeklinin tanımı. Bizim ülkemizde ise tam tersi: “Emekliliğimi hak kazanayım, bak bendeniz neler yapacağım neler.” Peki neden emekli oldunuz kardeşim? Demek ki sistemde arıza değil, arızalar var.

Son günlerde 12 yıl (4+4+4) eğitim üzerinde tartışmalar yoğunlaştı. Baştan beri karşı durdum ve hâlen de karşıyım. Kesintisiz 8 yıl’a da karşı durdum ve karşıyım. Cumhuriyet rejiminden ve demokrasiden söz ederken mangalda kül bırakmayız da evladımızın kaç yıl okuyacağına baba/anne olarak karar veremeyiz. Söz hakkımız yok. Önceleri neydi sistem? Zorunlu olarak ilk beş sene (ilkokul) okuma zorunluluğuna tam manasıyla evet. Sonrasına lütfen ana baba karar versin. Elbette ana baba evladının kötü, tembel, bilgisiz ve beceriksiz olmasına müsaade etmez de nedir bu baskı ve baskılama? On iki yıl zorunlu okuyacak. Nerede sanat, zanaat, din, iman; ne zaman öğrenecek?

Milyonlarca lise mezunu genç, binlerce üniversiteli genç caddelerde. Ellerinde herhangi bir meslek yok. “Ey devlet, bana iş bul.” Nasıl bulacak devletimiz? İmtihana tabi tutmaya başladı. Talep çok, ihtiyaç çok az. Yetişkin eleman ise yok. Üretmeden, terlemeden, ter akıtmadan, yorulmadan tüketime alıştıran bir sistem… Tüketici toplumu. İlkokulu bitiren gencimizin istidadı (gelişim süreci) ne ise ana baba ya da öğretmenlerimiz zaten yön vererek “yetişkin” bir fert olma yolunda adımlar atmasına yardımcı oluyorlardı. Ne olduysa 90’lı yıllarda “İmam Hatiplerin önünü keseceğiz, İmam Hatipliler her tarafa girmeye başladı, ne yapalım da bu gidişata dur diyelim?” diye düşünüp sekiz yıl kesintisiz şart koydular.

Ne mi oldu? Bakın size bir örnek vereceğim. Yine İmam Hatiplilerden olsun. O yıllardan, hani İmam Hatip okulunun orta kısmını kapatalım mı, açalım mı yoksa ne yapalım gibi sistemin ötelemeye çalıştığı yıllardan… İmam Hatip mezunu bir genç. Hayatında Kur’an kursuna gitmemiş bir genç. Hasbelkader baba veya annesi oğlunu İmam Hatip Lisesi’nin (orta kısmı kapalı) lise kısmına verir. Okul biter ve mezun olur. İmam Hatip olmak için KPSS’ye girer ve kazanır. Sözlü/mülakat sınavının kaldırıldığı günlerde genç İmam Hatipli KPSS’yi kazanır ve Muğla’nın bir ilçesine bağlı bir köyüne imam tayin edilir. Göreve başlar. Birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay geçer. Köylü der ki: “Genç hocam, sen Kur’an okumuyorsun, hutbeyi de tamamen yazılı metinden okuyorsun. Namazlarında doğru değil. Sen kimsin, nesin?” Köyün eski imamı ve bilen biri sorar. Genç imam lafı hiç gevelemez: “Ben ateistim” der. Yani Allah’a inanmayan bir genç, imam hatip olarak atanmış. Neyse, konumuz bu değil. Konumuz yetişmiş bir fert yetiştirmek. Hangi tezgahta yetişirse genç, o tezgâhın sahibi olur. Bu örnek bir tane.

Çok sevdiğim bir cümle ile yazımı sonlandıracağım:
“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvelâ haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”

Bu cümleye katılmayanınız var mı?
Hoşça kalınız, sağlıcakla kalınız.