“Yaz Mevsiminin Başlangıcı Mayıs Ayıdır”

Değerli dostlarım; Mayıs ayı, gerek Yörük kültürümüzde gerekse siyasi hayatımızda önemli olaylara şahit olduğumuz, ilkbahar mevsiminin son ayıdır. Gerçi son on yıla baktığımızda, bilhassa ilimiz Muğla ve civarında ilkbahar mevsimini doya doya yaşayamaz hale geldik. Kış mevsiminden doğrudan yaz mevsimine hızlıca geçiş yapıyoruz. Ayrı bir yazı konusu olmasına rağmen iklim değişikliği hakkında, hani derler ya "ağzı olan konuşuyor", işte o hesap, herkes konuşuyor. Neden iklim değişikliklerini yaşamaya başladık? Zira bu dünya gezegeninde sekiz milyar insan yaşıyor. Yaratılan her insanı hakikaten “İnsan” olarak görebiliyor muyuz? Neyse, bu konuya girmeyeyim.

Mayıs ayının ilk günü, bilhassa gençlik / öğrencilik yıllarımda “Bir Mayıs”ı Bahar Bayramı olarak kutlardık. Hatta ilkokul üçüncü sınıftayken rahmetli öğretmenimiz Alaattin Sayıl Beyefendi bizleri alır, kırlara çıkarırdı. Kır dediğimiz yerler de bu günlerde evlerle dolduruldu. Bizim Ayazkıyı Mahallesi'nde en eski su deposu vardı. Akarca Deresi’nden doğrudan kendi cazibesiyle gelen içme suyunun depolandığı depodan söz ediyorum. Şu anda etrafı binalarla doldu ve yolun içinde kaldığı için yıkıldı. İşte o su deposuna kadar gelir ve oradan da dağa tırmanırdık. Artık gelincikler açmış olurdu. Laleler ve papatyalar açmış, mis gibi kokan bir kır çiçekleri... Dediğim gibi uzun yıllar 1 Mayıs’ı Bahar Bayramı olarak kutladık. Lise öğrencisi olduktan sonra da Muğla merkez ilçede (şimdilerde unvanı Menteşe İlçesi) Akyol Mevkiinde, Koca Havuz denilen mesire yeri vardı. Ne Koca Havuz kaldı ne de mesire yeri... Her yeri betonlaştırıp binalar dikerek adına da “akıllı ev” diyerek insanlara sunmaya başladık. Demem o ki o yıllarda (1970, 71, 72, 73 yılları) oralarda mis gibi kokan gelincik çiçekleri ile kır çiçekleri vardı. Şimdilerde betondan kocaman kocaman binalar yaptık ve adına da apartman dairesi dedik. Eskimeyen eski Muğla evleri de bu sayede yok olup gitti. Yazımın girişindeki “insan” yaptı tüm bunları.

Tabii 1 Mayıs sonraları “İşçi Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. İşçiden başka herkes bayram etmeye başladı ama işçi ortada yok. İşçilerimiz çalışmada... Daha sonraları siyasi bir hâl alarak nümayiş (gösteri)lerle anılmaya başladı Bir Mayıs günleri. 1977-1978 yıllarında İstanbul başta olmak üzere yaşanan olaylar zinciri... İşçi haklarını savunuyorum diye sendika ağaları türedi bu memlekette. Hatta 1977 yılında bir işçi sendikasının genel başkanını faili meçhul biçimde öldürdüler.

AK Parti iktidarına kadar geldi bu düzensizlik. Yapılan kanuni bir düzenleme ile 1 Mayıs günü “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmî tatil yapılarak herkesin, her kesimin bayram etmesi bir nebze olsun sağlanmış oldu.

1 Mayıs gününden sonra 6 Mayıs gelir. Adına da “Hıdırellez” günleri deriz. Yörük kültüründe artık yaz günlerinin habercisi/müjdecisi gelmiştir. 1970’li yıllarda ve sonraları ilçem Ula’da mahalli şiveyle “Asar”, kibar ismiyle de “Hisar” denilen ve bugünlerde park olarak kullanılan bir mevki vardı. Şimdilerde duyduğuma göre Asar Park’ın içine meyhane biçiminde bir mekân da açılmış. İşte o yıllarda bilhassa Hıdırellez günlerinde saat 15.00’ten sonra olmak üzere genç kızlarımız ve genç oğlanlarımız birbirlerini daha yakından görebilmek için Asar’a giderlerdi ve saatler geç olmasına rağmen cıvıl cıvıl caddeler dolar taşardı. Bu cümleler sizlere masal/hikâye gibi geliyor da biz bu günleri yaşadık. Herkes evinde ne hazırladıysa mendilini açar, bir kenara oturur ve hep birlikte (gülşefenk) gülerek ve mutlu biçimde o anı yaşamaya gayret ederdik. Şimdi şöyle diyesim geliyor: Neden Hıdırellez günlerini yaşayamaz olduk? Zaman mı değişti, yoksa biz mi değiştik/asimile olduk, ya da kültürümüzden koparıldık da haberimiz mi olmadı?

Bendeniz için de Mayıs ayının 5’inci gününü hiç unutamam. Lise 2’nci sınıftaydım. Teyzem hasta idi. Bendenize ilk kiraz meyvesini tattıran, ilk muz meyvesini tattıran, dondurma yedikten sonra mutlaka su içersen dondurma dokunmaz diye tenbihte bulunan teyzem merhum Arife Köprübaşı’nın ölüm yıldönümüdür. Allah rahmetiyle muamele eylesin. Mekânı cennet olsun.

Mayıs ayının 27’nci günü vardı. 27 Mayıs gününü de hiç unutamam. O gün birtakım haller takınanlar olurdu o tarihlerde. Bizler Ula’da tütüncülük ile meşgul olur ve tütün yetiştirirdik. İlçem Ula’da tütüncülük yapmayan aile yok gibiydi o yıllarda (1964-1965-1966 ve devamı). O gün bayram yapılırdı. “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” adı altında... Gerçi, okulların kapanmaya yakın bir tarih idi. Tütüncülükte revaçtaydı o yıllarda. Merhum babam bizi o gün okula göndermez ve tütün tarlasına götürürdü. Merhum babam Demokrat Partili idi ve hiç de bu siyasi görüşten vazgeçmedi. Sonradan öğreniyoruz ki 1960 yılında ülkemizde askeri darbe (ihtilal) olmuş, bir başbakan ve iki bakan idam ile yargılanarak idam edilmiş, seçimlerle gelenler alt edilerek işten el çektirilmiş, oldukça kanlı bir cunta rejimi kurulmuş ve o güne de bayram olarak kutlanılmış. Hatta “Olur mu böyle olur mu, kardeşi kardeş vurur mu?” diye türküler de icat edilerek halkın uyanmasına engel olunmuş. Bu olayları sonradan, aklımız başımıza geldikten sonra, gerçek olan tarihimizi okuyarak öğreniyoruz. Tabii sonradan yine bir askeri darbe daha yapıldı ülkemizde (12 Eylül 1980). Beş konsey üyesi ülkemizin yönetimine el koydu. Yine bir ihtilal ile karşı karşıya kaldı güzel ülkem. Bu konseyin yaptıkları sonradan birer birer ortaya çıktı ve yargılandılar; öğrendi ne yaptıklarını, ne yapmadıklarını. Başka kimseyi bilmem ama bendeniz için 27 Mayıs bayramının kaldırılmasını, ayrımcılık kokan bu bayramın sona erdirilmesini yerinde bir karar olarak hep değerlendirdim. Elbette seven de, sevmeyen de, beğenen de, beğenmeyen de olacaktır.

Mayıs ayı, belki bencillik olacak ama bendeniz için ayrıcalıklı bir aydır, bir mevsimdir. Kısa adıyla bahar mevsimidir.

Dört Halife devri vardır İslâm tarihinde: Hazreti Ebubekir devri, Hazreti Ömer devri, Hazreti Ali devri ve Hazreti Osman devri.
Bu dört halifenin kendilerine has hayat tarzları ve kitaplara sığmayan görüşleri vardır. Hazreti Ömer (R.A)’e sorarlar:
“Bu dünyada neleri sevdin?” diye. O da der ki: “Bana üç şey sevdirildi: Seher vakti, iftar vakti ve bahar vakti.”
Bizler de bu sayılan üç vakti sevebiliyor muyuz?
Amma bahar vaktini sevmeyenimiz yoktur.
Sevelim, sevilelim… Bu dünya kime kalmış?

Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.