Hışımla içeri girdi. Etrafı süzdü. Masalarda sadece iki kişi vardı. Sağ tarafında işiyle meşgul olup kendini görmeyen Tarık, sol tarafında Şükran. Kâğıt hışırtıları arasında sermayenin işi görülüyordu. Şirket daha çok iş daha çok para daha çok mesai daha çok kıymet, demişti. O ve arkadaşları bu duruma ayak uyduruyordu. Nasıl uydurmasın? O dakika kapının önüne konurdu maazallah.
Şükran başını kaldırdı. “Tuncay otursana iş seni bekler.” İrkildi. “Bekler ya hemen yapayım, şirketimizin âli menfaatleri önemli.” Masasına geçip bilgisayarı açtı. Bir haftalık bilançoya baktı. Yüzü güldü. Ardından haberlere baktı. Dünyanın yangını, dilenciler, fukaralar, savaş hemen yüzünü buruşturdu. “Canım şu dünyada da insan dertle boğuşur mu? Ne saf insanlar var.” diye mırıldandı. Tarık bir süre bakındı. “Bir şey mi dedin?” “Yok yok ne diyeyim, haberler felaketi çağırıyor da ona mırıldandım.” “Sorma Tuncay, iç sıkıntısı ve yürek burkuntusu oluyor bu işler. Doğu Türkistan, Yemen, Gazze ve daha birçok yerde insanlar nelerle uğraşıyor.” Tuncay sesini yükseltti. “Deme şöyle, dünyada çalışıp kazananlar var. Bak mesela biz. Neden bu duruma düştük demiyorlar mı? Hiç bizi örnek almıyorlar mı?” Elini telefona götürdü. “Şu lüks telefonları almak için ne kadar çalışıyoruz bir bilsen, ya kapının önündeki araba? Onu da iki yıllık krediyle aldım. Şimdi sırada evi yenilemekte.” “Eşşek kafan ancak para harcamaya çalışır.” diyecekti, diyemedi. Yutkundu. “İnsanın önceliklerinde sadece eşya mı var?” Tuncay onayladı. “Benim için öncelik mutluluğumdur.” Kapı açıldı. Muhabbet bölündü. İçeri giren çaycı üç tane çayı hızlıca bırakıp çıktı. Tuncay hemen bir yudum içti. “Yanında şimdi tatlı olsa ne güzel olurdu bunun.” diye mırıldandı. Şükran araya girdi. “Tuncay, kızma ama şu dünyaya bir kez geliyoruz diye de çok keskin olmayalım.” Sadece Şükran mı o kadar ileri gitmişti ki makineleşen bir beden olduğu ve sürekli maddi haz aradığı için çevresindeki insanlar bu kadar da olmaz deyip uzaklaşmaya başlamıştı. Akşam olmak üzereydi saate baktılar. Tarık “Yarım saat var.” dedi. Tuncay çoktan hazırlanmaya koyuldu. Yaptığı işleri bir kez daha kontrol etti. Tas tamam olduğunu düşünüp şirketin ali menfaatlerini yerine getirmişti. Huzurla çıkıp gitti.
Akşam yemeğini yemek için kebapçıya geldi. Yalnızdı. Çalışan saygıyla karşıladı. Yer gösterdi. Cam kenarına geçti. İçerisi kesif bir et kokusu ile dolmuştu, yutkundu. Dibinde bekleyen çalışana “Bana bir porsiyon yaprak iskender getir. Yanında ayran olsun.” Adam dönüp gitmek üzereyken “Dur dur. Öncesinde bir kase de mercimek çorbası alayım.” dedi. Çalışan “Tabi ki.” deyip ocak başına gitti. Birden karşı çaprazındaki televizyondan sunucunun heyecanlı sesi yükseldi. “İsrail katliamlarına hız kesmeden devam ediyor. Şifa hastanesine atılan bombada yüzlerce ölü var…” Tuncay’ın başı uğuldadı. “Ölüm diyordu, katliam diyordu. Her gün her gün aynı haberler. Mercimek, et, ayran boğazına mı dizilsindi.” Duymak istemedi. Yemekler geldi. Dumanı üstünde önüne kondu. “Bir emriniz var mı efendim.” “Kapatın şu televizyonu.” demek istedi. Diyemedi. “Şimdilik yok, teşekkür ederim.” Kaşığı hemen eline aldı. Acıkmıştı. Bir ondan bir diğerinden kaşıkladı. Bütün gün üzerine aldığı yorgunluğu atmış gibiydi. Rahatladı. Bedeni biraz gevşedi. Oturduğu sandalyede yayıldı. Garson bir emir bekler gibi yaklaştı. Bana bir şekerli kahve getirir misin? “Tabi ki efendim.” Dikkatli şekilde tabaklar toplanmaya başladı. Haberler hızlıca geçip gitmiş. Nabza göre şerbet bir aşk dizisinin özeti başlamıştı. Tuncay dikkat kesildi. “Ayol kazandığımızı yiyemeyeceksek niçin yaşıyoruz.” Söylenenleri başıyla onayladı. Televizyondaki kadın tastamam onun düşündüklerini dile getirmişti. “Hay yaşa!” diyecekti. Bir avuç açıldı önüne dikkatle baktı. Tanıyamadı. Biraz pasaklı, biraz düşkün… Bir kadın… Kim bu? Nasıl yanına kadar sokuldu? Düşünürken kadının tiz sesi duyuldu. “Abi Allah rızası için sadaka lütfen yavrumlarım için bir ekmek parası…” “Buraya da mı girdiniz kardeşim, bu ne haldir? Garson!” “Çocukların için ağabey, nolursun!” Tuncay sinirlendi. “Ne çocuğu yaa! Ben bunca parayı çocuk yapayım da o yesin diye mi kazanıyorum? Garson diyorum!” Hızlı adımlarla köse bir genç geldi. “Bu ne münasebetsizlik! Nasıl girer içeri bu kadın?” Garson mahcup oldu. Hemen kadına yol gösterdi. Tuncay sinirine hâkim olamıyordu. “Bunca parayı böyle lüks yerde dilenci görmek için mi ödüyoruz kardeşim? Yok mu müdür?” İçerideki kalabalık ona döndü. Hepsi iyi giyimli kendisine benziyordu. Niçin onların sesi çıkmıyordu? Yoksa dilenci onlara uğramamış mıydı? Hemen kalktı kahvesi yarım kalmıştı. Günün sonundaki keyfi de masada kaldı. Kasaya yöneldi. Müdür kargaşayı duyup geldi. Kasada Tuncay’ı karşıladı. “Efendim bir hata…” “Yok lütfen lütfen bunu kabul etmiyorum. Edemiyorum.” Adam ezilip büzüldü. Ellerini birleştirdi. “Bir daha olmayacak efendim. Kapı açık kalınca ne idüğü belirsiz biri içeri girip sizi rahatsız etmiş. Sıkı sıkı tembih edeceğim. Elemanların gözü artık kapıda olacak.” Tuncay ikna olmuş gibi adamı tepeden tırnağa süzdü. Yüzündeki yanıcı alev biraz azalmıştı. Müdür ikna olmadığını düşünerek yeni bir teklifle geldi. “Efendim isterseniz bu kez hesap bizden olsun, sizin gibi müşteriyi kaybetmek istemeyiz.” Demek sizin gibiydi, özeldi. “Böyle bir teklifi kabul edemem. Sonuçta yediğim yemeğin parası, sadece özen gösterilsin istiyorum. Bizler buraya elit olduğu için geliyoruz.” Masanın üzerine parayı bıraktı. Müdür peşinden kapıya kadar geldi. Kapıda uğurladı. Tuncay’ı bir esinti karşıladı. Hafif büzüldü. Bir ufak çocuk gelip paçasına yapıştı. Amca yemek ısmarla bana, amca yemek ısmarla bana. Tuncay bu akşam sınandığını düşünüyordu. Ne yapacağını bilemedi. “Tövbe tövbe sırayla mı gönderiyorlar bunları.” Bir silkelendi. Çocuk umutsuzluğa düşünce hemen paçasını bıraktı. Tuncay gidip bir an önce uyumanın bu kabustan kurtulmak için en iyi yol olduğunu düşünmeye başladı. Adımlarını hızlandırdı.
Ertesi gün ofise varınca başından geçenleri Şükran’a anlatmaya koyuldu. Sanki derdi çokmuş da içini döküp rahatlıyor gibiydi. Şükran kimi zaman alaycı, kimi zaman hafife alır gibi dinledi. “Ayol sen dün belanı buluyormuşsun da zor kurtulmuş gibisin. Git bir sadaka ver şekerim.” “Sadaka mı, sende mi Şükran?” Kapı aralandı. Bir küçük ev çalışanın elinde saygıyla tutuluyordu. Tuncay anlam veremedi. Üzerinde bacası, ağzında deliği… Kumbara bu. “Arkadaşlar, şirket müdürümüz gönderdi. Şehrimizdeki kimsesizler için para topluyoruz.” Hemen ev gibi kumbarayı uzattı. Şükran cebinden çıkardığını bakmadan içine bıraktı. Tuncay’ın başı elleri arasındaydı. “Olamaz olamaz sınanıyorum.” Adam bir süre daha umutla bekledi. Tuncay kaşlarını kaldırdı. “Vermiyorum, vermiyorum.” İsyankâr bir sesti bu. Şükran ilgiyle izliyordu. Adam kınayan bakışlarla çıktı, gitti. Tarık bugün ofiste yoktu. Kim bilir nereye gitmişti. Tuncay gerildi. “Neden bunlar başıma geliyor. Neden?” Şükran lafa girdi. “Dünya imtihan dünyası…” “Hayır ben çalışıp kazanıyorum. Herkes kazanacak. Kimsesizler kazanmasın diyor muyum ben?” Şükran cevap vermenin beyhude çaba olacağını düşündü. Dosyalar yeniden masanın üzerine dizilmişti. Tuncay her şeyi unutup işine koyuldu. Bir süre sonra sordu. “Bugün neydi Şükran?” “Cevabını bildiğin sorular sorma, Cuma.” “Kafa mı kaldı sanıyorsun.” Son dosya da rafa kondu. Mesai bitmek üzereydi. “Ben hafta sonu bir süreliğine Yalova Termal’e giderim. Çok ihtiyacım var. Zihnim yoruldu.” “Git tabi ki hakkın.” Bir süre sustular. Saat gelmişti.
Bir yerel gazete haberi pazar günü ve üçüncü sayfada “Feci kaza! Yalova yolunda aşırı hız yapan aracın içindeki genç sıkıştı. İtfaiyenin yoğun çabaları sonucunda sıkıştığı yerden çıkarıldı. Ambulansla hastaneye götürülen gencin tüm müdahalelere rağmen engelli kalacağı açıklandı. Bir şirketin üst düzey çalışanı olan gencin hali sevenlerini üzdü.” Şükran şok oldu! Ölüm haberi okumuştu ama engelli kalma haberi ilk kez okuyordu. Hemen gazeteyi köşeye bırakıp Tuncay’ı aradı. Bir kadın sesi incecik. “Lütfen üç gün sonra arayın. O zaman servise çıkacak.” Şükran çok üzüldü. “Üç gün sonra servise çıkınca telefondaki ses sanki Tuncay’ın değildi. Keder yumağı olmuş gibiydi. Ne diyeceğini bilemedi. “Sen eve çıkınca ziyaret ederim artık.” “İyi olur.” Ses aynı zamanda mahcuptu.
Şükran bir süre sonra Tuncay’ın kaldığı apartmana geldi. Tedirgin şekilde zili çaldı. Kapıyı genç bir kadın açtı. “Buyrun?” “Tuncay Bey’i görmek istemiştim. Müsait mi?” Kadın eliyle gösterdi. “Geçin lütfen kendisi odasında.” Şükran albenili holü, mis kokulu odaları birer birer geçti. Köşeye vardığında kapıdan Tuncay’ı gördü. “İnsanları küçümsemeyi bırakmalıydın.” demek istedi. Sözleri boğazına düğümlendi. Diyemedi. “Tuncay geçmiş olsun, Tuncay nasıl oldu böyle!” Tuncay bakışlarını kaçırdı. “Hayatım mahvoldu galiba!” “Deme öyle lütfen.” Ses ağlamaklıydı ama toparladı. “Allah’tan ümit kesilmez. Her şeye bir çare vardır.” Tuncay kederli bir sesle mırıldandı. “Yalnızlaşan vicdanım hem kendisini hem de bedenimi yalnız bıraktı.” Eliyle işaret etti. “Dışarıda ekmeğimi yapan suyumu veren kadın dışında kimsem kalmadı.” Şükran ne diyeceğini bilemedi. Tuncay’ın bakışları televizyona kaydı. Haber bu kez Doğu Türkistan’dan ses veriyordu. Dikkatle dinledi.