Unutmasaydım, Unutulurdun!

Sevgili nisyan! Nerelerdesin. Yine nerelere kayboldun? Umuda sığınmak adına tek sığınağımda sendin oysa. Seni nerelerde bulayım? Günlerdir bir gram uyku girmedi gözlerime. Yine haram oldu zifte bulanmış karanlıklarında yaptığım seyahatler. Rüyalarım nerelerdesiniz? Hele en büyük sığınağım, rahatlığımın yuvası yastığım? Sen olmadan bu âlemde her yatak bana yabancı, her uyku yalancı, her yer gurbet. Küçük dünyam:  çıkışı olmayan bir labirentteyim!

Yastığım, yatağım, uykum ve rüyalarım. Sığındığım güven dolu limanım. Sen ki beni tüm fırtınalardan, kasırgalardan korurdun! Oysa güneşin hükmü altındaki tüm kaçış nedenlerim sığınağım olan gecelerimi de istila etti. Düşünmekten başıma ağrılar giriyor. Bir hesaptan diğer hesaba koşarken çilenin kördüğüm olduğu her türlü çözümden uzaklaşıyorum. Eskiden bütün çileyi dolaya dolaya bir yumağa sarar, kaldırır saklardım bir yerlere.

Sevgili nisyan, nice yumağım vardı rengârenk. Her birinde nice çilenin hikâyesi vardı oysa. Eskiden gece ile gündüzün hesabı hep eşitlenirdi. Gündüzün geceden alacağı olmaz, gecenin de gündüze vereceği. Bir gazete sütununda, bir kitap sayfasında, yağmurlu bir günde yapılan yürüyüşte, günün ilk ışıklarında ya da gurup vakitlerinde, bir dostla yapılan sohbette çözülüverirdi tüm çileler.

Yumak yumak ellerden evlere taşınırdı. Sevginin sıcaklığında hafifleyip her türlü yükü dışarıda bırakıp insan hafifliğinde yastığına, yatağına, uykularına ve de rüyalarına kavuşurdun. Ertesi sabaha sıfırlanmış, aklanmış, aydınlanmış uyanırdın.

Oysa şimdi! Ah biçare gönüller! Hangi birinizin derdine yanayım. İnsana sunulmuş en büyük armağanlardan biri nasıl akılsa ve düşünmekse; en büyük ikram da unutmaktır, unutulmaktır. Unuttukça rahatlıyor insan, unuttukça da zalimleşiyor, kör kuyuların derinliğinde kayboluyor.

Oysa her unutuluş; nisyanın kucağında taşındığın hiçliklerde kayboluşun olacak. Unutuluş aslında bir mahkûmiyet, bir girdaptır. Çıkışı olmayan bir kapıdır. Tüm güzellikten, iyilikten, doğrudan bir kaçıştır. Bu kaçışların seni mahrumiyete düşürecek, kuru ayazın hüküm sürdüğü çöllere düşmekten beter edecek seni. Hakikat er geç sığındığın yalanların, kaçışların hükmünden sıyrılacak.

Ey nisyan, sevgili dost! Sana sığınmaktan kaçayım derken yastığım, yatağım, uykum ve rüyalarımdan gurbete düştüm. Hakikat denizinde karpuz kabuğundan gemilere bindim. Bahara uyandığım her sabah kışa döndü. Baharın ortasında üşüdüm, üşürken yandım.

Artık gazetelerin sütunlarında insan insan dokunmuyor cümleler, akla rehberlik edecek cümleler sırlanmış, kitap sayfalarında yalancı cümleler, kapısı olmayan eşikten boşluğa itiyor akılları. Ve hayat onca yaşanacak güzellik varken, insan; insana nefes alacak yer bırakmıyor. Başını kaldırıp göğe bakacak zamanın kalmıyor. Her köşe başını sarmış cehaletin tuzakları. Yanlış üzerine yanlış. Oysa nisyan, nerelerdesin? Beni kayboluşun kör kuyularında unuttun gittin.

Ve bir söz üzere açıldı umudun pencereleri. Bir anda nisyana isyan bayrağı çekiyorum. O sözün ardında bütün çilelerin düğümleri çözülüyor. Artık yumak yumak olmuş sevgi bağlarında umuda tutunabilirim. Bir söz, o kadar kıymetli ki tüm yaşanmışlıklar adına taptaze nefes oluyor. “Unutmasaydım unutulurdun.” ..

Anı yaşamak, anılarına anın güzelliklerini dokumak, hayata insanca dokunmayı unutmamak, önüne gelen her çilede çekeceğin onca ıstıraba dayanmak. Düşünmek, inanmak ve mücadeleye girişmek. Ve savaşmak, sevgi adına, umut adına. Yaşanacak onca güzellik adına. Ey nisyan, işte şimdi çık karşıma. Bak gördün mü? “Unutmasaydım unutulurdun.”

“Unutmasaydım unutulurdun.” Artık yastığıma, yatağıma, uykularıma ve rüyalarıma kavuşabilirim. Yumak yumak olmuş tüm çilelerden azade yeni bir günün sabahına, taze nefeslerle uyanabilirim.

Biliyorum ki nisyan bir yerlerde yine bekleyecek beni. Varsın beklesin. Yeniden kör kuyulara mahkûm olacak olsam da oradan çıkacağım günlerin aydınlığında “Unutmasaydım unutulurdun.” deyip bir çıkışa ulaşacağım. Her insan için bir çıkış kapısı vardır neticede.