Üç Güzel Muğla Günü-5

Osman Çeviksoy

25 MAYIS 2022ÇARŞAMBA YA DA MUĞLA'DA SON GÜN

"Kahvaltıyıotelde yapmayın, Akyaka'da yapacağız!" denilince biz orayı kafe-restoran gibibir yer olarak düşünmüş, hiç üzerinde durmamıştık. Akyaka; Azmak adlıırmağıyla, ırmağın tertemiz suyunda yüzen alaca, beyaz ördekleriyle,sazlığıyla, salkım söğütleriyle, okaliptüs, günlük ve zeytin ağaçlarıyla, adınıbilmediğimiz çeşit çeşit bitkileriyle meğer cennetten bir köşeymiş. Yeşilliklerarasında bir iki katlı evleri, su kenarında kafeleri lokantaları vardı. Sessiz,sakin Akyaka, tam bir kafa dinlenilecek; hikâye, roman yazılacak yerdi. Bana,Tanrı Dağları'nın Kazakistan tarafında kalan kısmında kurulmuş Çimkent KayakMerkezi'ne tırmanırken gördüğümüz ağaçlar arasında ve karlar altındaki evlerihatırlattı. O evlerin Sovyet döneminden kalma "Yaratıcılık Evleri" olduğunuanlatmışlardı. Yazar, şair, ressam, bestekâr, bütün sanatçılar bellizamanlarda, belli sürelerle o evlerde kalırlar, eserlerini meydanagetirirlermiş. Akyaka, bütün sanatçıların beğeneceği bir yer gibi geldi bana.Yeşil, su ve bozulmamış doğa. Akyaka'yı biz çok sevdik.

İsmailZorba, Ziya Karabulut, ben ve eşim durgun akan Azmak suyunun güzellikleriniseyrederken İsmail Turan, Seda ve Gökçe Kallimciler geldi. Ailenin en küçüğü,ortaokul öğrencisi Hasan Aras Kallimci yoktu. Onunla ilk gün Borsa okulundatanışmıştık. Şu an yine okulunda olmalıydı. Hareketli, çevik bir çocukgörüntüsü veriyordu. Güzel kitaplar okuduğunu telefon görüşmelerimizden birindededesi Hasan Kallimci söylemişti.

GökçeKallimci, lise son sınıfta, ailenin üniversite sınavına (YKS) hazırlananbiricik kızıydı. Sınav için üç hafta kadar zamanı kalmıştı. Gerilimsiz, rahatgörünüyordu. Sınava girecek pek çok öğrencinin taşıdığı stresi taşımıyorgibiydi. Annesiyle babasıyla şakalaşabiliyor, bizimle rahat konuşuyordu.Hiçbirimize karşı saygıda kusur etmiyordu. Üçüne hitaben "Aranızdaki anne,baba, evlat diyaloğunu çok beğendim!" dedim. Bu sözümden sonra Kallimci ailesibiraz daha açıldılar. Aralarında geçen bazı küçük, komik, gülümsetici, hattakahkahaya neden olan yaşanmışlıkları anlattılar.

Lisedederslere girdiğim yıllarda öğrencilerime derdim ki "Annenizle, babanızladiyalog kapınız açık kalsın. Hiç değilse biriyle bu kapıyı sürekli açık tutun.Onlarla tartışın, anlaşın, anlaşamayın; dargın olduğunuz zamanlarda bile okapıyı kapatmayın. Her zaman o kapıdan çekinmeden girerek iyi, kötü, güzelçirkin her şeyinizi onlara anlatın. Onların tecrübelerinden yararlanın.Azarlanacağınızı bilseniz bile bunu yapın. Çünkü sizi dünyada en çok, engerçek, en doğru sevenler onlardır. Sizin ayağınıza minik bir diken batsa,onların ciğeri sızlar." Şimdi burada görüyor ve anlıyordum ki Gökçe, benimöğrencim olmadığı beni hiç dinlemediği halde istediğim gibi davranan bir liseöğrencisiydi. Seda ile İsmail Turan'ı anne baba olarak seviyor, sayıyor; onlarabir arkadaş kadar yakın duruyordu. Elbette bu güzel dengenin kurulmasındaedebiyat öğretmeni annenin, üniversite hocası babanın da büyük payları vardı.

Azmaksuyunda yüzen, birbiriyle karışmayı kabul etmeyen iki grup ördeği (ak grup,alaca grup) zevkle seyrettik. Sanki onlara baktığımızı biliyorlar da bizim içingösteri yapıyorlardı. Suyun kıyıya yakın sığ taraflarında başlarını dibe doğrusokarak bir şeyler bulup yiyorlardı. Berrak suyun dibini gördüğümüz halde nebulup yediklerini bir türlü anlayamadık.

Masamızdahiç bitmeyen taze sıcak çay, çeşitli nefis kahvaltılıklar daha da önemlisi,kahvaltıya doyumsuz lezzet katan saygı, sevgi ve nüktelerle süslenmiş sıcacıksohbet vardı. Bir kahvaltı ancak bu kadar hoş, güzel ve doyurucu olabilirdi.

Programyöneticimiz İsmail Zorba saate bakmaya başlayınca kalkma vaktimizin yaklaşmaktaolduğunu anladık. Fotoğraflar çektirip kalktık. Mekândaki görevliler bizi nasılkarşıladılarsa, nasıl hizmet ettilerse, aynı saygılı, güler yüzlü hâlleriyleuğurladılar.

Arabalarınyanında iki İsmail konuşurlarken duydum: "Söyleşi, ziyaret, yemek, havalimanı." diye sözü bağladı İsmail Zorba. "Tamam, 19.00 - 20.00 gibi gelirim!"dedi Kallimci. Sadece söyleşiyi anladım. Ziyaret edilecek olan kimdi? Anlaşılanbizi hava limanına Kallimciler götürecekti fakat nereye gelecekti. Merakettiğim halde sormadım. Kimseyi sorularla sıkboğaz etmenin gereği yoktu.Vedalaştık, Gökçe kızımıza başarılar diledik, arabalarımıza bindik.

MenteşeHalk Eğitim Merkezi Konferans Salonunda olması gereken etkinlik Final OkullarıKonferans Salonuna alınmıştı. Her yanı temiz, bakımlı okula birazcık erkenvardık. Okul müdürü, müdür yardımcıları bizi memnuniyetle karşıladılar.Dinlenmemiz için rahat koltukların, kanepelerin bulunduğu bölmeye alındık.Güler yüz ve tatlı dile ek olarak çay ikramında bulundular.

Okulmüdürü, toplantının yapılacağı "L" şeklindeki küçük salona kadar bize eşlikettikten sonra okulda müfettişlerin bulunduğunu, ayrılmak zorunda olduğunusöyledi. Özür üstüne özür dileyerek bizi yardımcılarına emanet edip gitti.

Birisahnede, diğeri sahneye çıkılan basamakların yanında olmak üzere iki masahazırlanmıştı. Sahnedeki masada kuru pasta, su, dosya, kâğıt, kalem; diğerindesadece kitaplarım vardı. Salonda "Okur Gezer" projesinde görev alan öğretmenlerile gönüllü olarak beni dinlemeye gelen elli kadar öğretmen vardı. DünKarabağlar Yaylasındaki evlerinde bizi ağırlayan yazar Münevver Ongun ile eşiNail Ongun da salondaydı. Benim için hazırlanan masada neler varsameslektaşlarımın oturdukları masalarda da onlar vardı. Salon Türk bayrağı,Atatürk resmi ve atamızın vecizeleriyle donatılmıştı. İçerisinin havasıtertemiz, her şey pırıl pırıldı.

Okullardaaçılacak yazarlık atölyeleri konulu konuşmamdan sonra kafalara takılan sorularıcevapladım. Program yöneticisinin yönlendirmesiyle imzaya geçtik. Salondayazar, şair meslektaşlarım da vardı. Bunlardan Münevver Hanım kitaplarını banaimzalı olarak dün armağan etmişti. Öğretmen İdris Özler ise hem benimkitaplarımdan kendi adına imzalattı hem de kendi kitaplarından çocuk şiirleriniiçeren "Düşlerime Salıncak Kur" ile yaşanmışlıkların ifadelerinden oluşan"Öylesine Yazılar" kitaplarını imzalı olarak bana takdim etti. Emininmeslektaşlarım içinde başka yazanlar da vardı.

Aslındaben öğretmenliği bir gönül mesleği olarak kabullenip ona göre çalışan bütünmeslektaşlarımı hakiki yazarlar olarak görüyordum. Çünkü bir hikâye, bir romankurgulayıp okunur hâle getirmekle bir insanı güzelliklerle donatıp geleceğehazırlamak arasında çok sayıda benzerlikler vardı. Bu nedenle benim gözümde heriyi öğretmen, aynı zamanda iyi bir yazardı. Cumhuriyet dönemi edebiyatımızdaeline kalem alarak hem yetiştirdiği öğrencileriyle hem yazdığı kitaplarıyla izbırakan pek çok yazar vardı.

İmzadevam ederken öğretmen arkadaşlarımla girdiğim kısa diyaloglar gösterdi kifaydalı bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Bu da beni memnun etti, rahatlattı.

Elindekikitabı imzalatırken kısa diyalogumuz sırasında sesi titreyen, gözleri dolan,kendine hâkim olamayıp ağlayan bir kadın için üzüldüm. Ağlayan sesiyle eşininkitaba, okumaya düşkünlüğünden de söz etmişti. Bazı soru cümleleri diliminucuna kadar geldiği halde seslendirememiştim. Muğla İl Milli Eğitim Müdürünüziyarete giderken İsmail Zorba'ya sordum.

"Obizim çok değerli, çok anlayışlı kitapçı ağabeyimizin hanımı." dedi."Ağabeyimizi yeni kaybettik. Yengemizin acısı henüz çok taze. Duygulandı. Şimdibütün işleri o yürütüyor. Sizin kitaplarınızı da Ankara'dan o getirtti."

Birsoruyla duygulanma sebebini anlayıp başsağlığı dilemediğime pişman oldum.

İlMillî Eğitim Müdürü Emre Çay, geldiğimizi bildirilir bildirilmez bizi kabuletti. Uzun boylu, şık giyimli, saygılı, gencecik bir adamdı. Bizi makamodasının giriş kapısında karşıladı. Oturmamız için yer gösterdi. Bizyerlerimizi aldıktan sonra üzerinde Atatürk'ün altın renkli kabartma resmininve "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır!" sözünün bulunduğu oldukçageniş panonun önündeki koltuğuna geçti. Ziyaretimizden duyduğu memnuniyetinyüzüne yansıdığını görüyorduk.

Herziyarette söylenen rutin sözlerden, hâl hatır sormalardan sonra "Okur Gezer"projesi Öğrenci Yazar Buluşmalarından sorumlu öğretmen olarak İsmail Zorba, yapılanlarlailgili kısa bilgiler sundu. Bu öğretim yılına özgü projenin son yazarıolduğumu, yılın oldukça verimli geçtiğini, beş bine yakın öğrencinin yazarlarlabuluşturulduğunu ben de öğrenmiş oldum.

MüdürBey genç olduğu kadar da dinamik ve çalışkan birisiydi. Kurduğu cümlelerdenoldukça kültürlü; sanattan, edebiyattan anlayan, okuyan ve okuyana değer verenbirisi olduğu anlaşılıyordu. "Okur Gezer" projesini gelecek öğretim yılındabenzer bir isimle aynen sürdürebileceklerini söyledi. Bu, gelecek yılın öğrenciyazar buluşmalarının, anlayarak, çözümleyerek okumaların yapılacağına dairdestek sözünün şimdiden vermesi demekti.

Konu;sanat, edebiyat, okumak, yazmak olunca sohbet hayli uzadı. Kahvelerden sonraikinci çaylarımızı da içtik, söz bitmedi. Genç Milli Eğitim Müdürü Türkçeedebiyat öğretmeni, yani meslektaşımızdı. Ona göre insan ancak okuyarak kendinigeliştirebilirdi. Okumayı sadece kitap okumak anlamında değil en genişanlamıyla kullanıyordu. Eşi de çok iyi bir okuyucuydu. İmzaladığım Bebiha adlıkitabımı kendinden önce eşinin okuyacağından emindi.

Muğla'nınTürkiye kitap okuma sıralamasında ilk üç şehirden biri oluşunun kesinliklerastlantı sonucu olmadığını, çocuklarını, gençlerini, öğretmenlerini,idarecilerini tanıdıkça daha iyi anlıyordum. Bundan böyle benim gözümdeMuğla'nın yeri kitapsever bir il olarak kalacaktı.

Bizikapıda karşılayan saygılı, genç İl Millî Eğitim Müdürü, ayrılırken de koridorakadar uğurladı, hepimizle ayrı ayrı vedalaştı.