Türk Edebiyatının İlk Otobiyografik Seyahatnamesini Şâhidi Yazdı

Otobiyografi yazmak cesaret ister. Çünkü bu bir tür “kendinle hesaplaşma”dır da. Dünya edebiyatında bunun örnekleri vardır ama Türk Edebiyatı bu açıdan fakirdir. Yazarlar ve bazı şahsiyetler, otobiyografilerini hatırat türü içinde verirler. Muğlalı İbrahim Şâhidî (1470-1550), otobiyografi örneğini seyahat metni içinde vermiştir. Bir açıdan “hatırat” olarak da görülebilecek böyle bir metin, Türk edebiyat tarihi açısından son derece önemlidir. Şâhidî’nin ömrünün son yıllarında Farsça bir mesnevi olarak yazdığı 2813 beyitlik Gülşen-i Esrar adlı bu eseri, 1998 yılında Nuri Şimşekler tarafından doktora tezi olarak hazırlanıncaya kadar bilinmiyordu. Kaynaklarda varlığı ifade edilse de nüshasına rastlanamamıştı. (Şâhidî’nin Farsça Divanı’nın varlığı kaynaklarda zikrediliyorsa da nüshası bulunamamıştı. Farsça Divan da bulundu. İnşallah onu da yazarız.). Nuri bey kardeşim, iyi bir kütüphane taramasıyla Gülşen-i Esrar nüshalarını buldu ve doktora tezi olarak hazırladı. Tabii eser Farsça olduğu için, ancak Farsça bilenler istifade edebiliyorlar. Eser tercüme edilinceye kadar şimdilik  YÖK tez merkezinden açıp okuyabilirsiniz de… Dediğim gibi Farsça bilmek gerekir. İnşallah sevgili Nuri bir an evvel bu önemli eseri Türkçe’ye çevirir de herkes faydalanır.

Şâhidî bu eserinde, başta tasavvufî görüşlerini açıklar ve sonra dedesinden, babasından, ailesinden, kardeşlerinden, babasının ölümünden, şeyhlerden bahseder. Bir yandan da Denizli, Afyonkarahisar, Kütahya ve Konya’ya yaptığı seyahati anlatır.  1480 yılında çıkan bir veba salgınında babasının ölüm anını neredeyse saniye saniye anlatması, 10 yaşındaki bir çocuğun yaşadığı travmanın derinliğini ifade eder: “Ben on yaşıma geldiğimde Hüdâyî bu dünyadan göç etti. Gece, babamın ölümünü işitince, hemen pijamalarımla uyandım. Babam, anneme “Bana elini ver.” diye seslendi, O da verdi. Babam, “Ben senin kocanım; bana dünyadan göç etmek zamanı geldi. Senden çok kerametler gördüm; kıyamet günü bana şefâat et.” dedi ve vebadan diğer âleme göç etti. Aynı gece iki kız ve bir erkek kardeşim de öldüler. Annem her üçünün defin vazifesini yerine getirdi. Diğer üç kardeşim de bitkin ve ıztırap içindeydiler. Bense çâresiz bir şekilde deliye döndüm. Kardeşlerimden ve babamdan ayrı düştüm. Yetim halimle birçok belalarla karşılaştım.”

***

Şahidi bu eserinde, bilgi peşinde İstanbul’a gittiğini; İstanbul’da gençlerin kandırmasıyla sarhoş edilip kayıktan denize atılmasını da anlatır; Bursa Yıldırım han medresesinde başından geçen şu olayı da anlatır:  “Bir gün, Seyyid Hüseynî’nin Kenzü’r-Rümûz’unu okurken, bir softa ona, ‘Bu nedir?’ diye sorar. O da eser için, ‘Dünyayı terk etmeyi, dünya nimetlerine ehemmiyet vermemeyi telkin ediyor.’ der. Bunun üzerine softanın, ‘Bu kadar zahmetten sonra, demek dünyayı terk edeceğim hal Bana mevki, mal, mülk, evlat gerek’ demesi,  Şâhidî’ye çok dokunur. Zavallı softa da onun yanından ayrılıp, odasına geçince, vebaya yakalanarak ölür. Bu olay, Şâhidî için dönüm noktası olur; öğrenimini tamamlamadan Muğla’ya döner ve annesine, artık medresede okumayacağını, derviş olmak istediğini söyler. Bu sırada Muğla’da iki şeyh vardır. Bunlardan Şeyh Vefâ’nın halifesi olan Şeyh Hayreddin’in ne şeyhlikle ve ne de dervişlikle ilgisi vardı. Tekkesi bile yoktur. Oysa Şeyh Bedreddin, tekke sahibidir ve şehzâdelerle beylerin saygısına mazhar olmuştur. Şâhidî annesinin de isteğine uyarak, Vefâî şeyhi Bedreddin’e bağlanır, ondan tefsir okur fakat Şâhidî öğrendiği bilgilerden mutmain olmaz ve tasavvuf yoluna girmek ister. Bunu Gülşen-i Esrar’da şöyle anlatılır: “Köy köy dolaştığı zamanlarda,  Kozluk köyünde, bir Cuma günü abdest alırken, garip bir hale düşer, kendinden geçer. Orada bulunan bir meczup kendisine, ‘Abdest alırken göğe bakmadın mı? Bütün melekler başının üstündeydi’ der. Bu söz, Şâhidî’yi çok etkiler. Cuma namazından sonra, minbere çıkıp va’za başlar. Va’zı bitirip kürsüden inerken, herkes elini öpmeye koşar. Bu arada, dinleyiciler arasında bulunan bir Mevlevî dervişi, ‘Sende bu kadar bilgi varken, neden başında Mevlevî külâhı yok?’ der. Şâhidî de, ‘Bir pir bulsam, derhal Mevlevî külâhı giyerim’ cevabını verir. Böylece, bu dervişle birlikte, Vakıf adlı köyde imamlık yapan ve Fenâyî (Ö. H. 925/M. 1519) mahlasını kullanan Mevlevî dervişiyle beraber, Lazkiye (Denizli)’deki Mevlevi şeyhi Fânî Dede (Ö. H. 910/M.1504)’ye giderler.

Bu olaydan sonra Şâhidî, Vefâî geleneğinden ayrılıp Mevlevî olduğunu, Gülşen-i Esrar’ındaki şu beyitle dile getirir:

Vefâî bûde-em mevlâ’î geştem

Ki bîst u çâr sâle bûde ân-dem

(Vefaî idim Mevlevîliğe geçtim; Ki yirmi dört yaşında idim.)

Beyitten de anlaşılacağı üzere, Şâhidî, Mevlevî olduğunda 24 yaşındadır ve yıl da 1494’tür.Buradan, Muğla Mevlevî geleneğinin 1500’lü yıllarda yeniden bir açılım kazanmaya ve genişlemeye başladığı anlaşılmaktadır.

Denizli, Afyonkarahisar ve Kütahya üzerinden Konya’daki Mevlevihane ile ilişki kuran Şâhidî, Gülşen-i Esrar’ında bu seyahatlerini ve başından geçenleri anlatarak Klasik Türk edebiyatının otobiyografik seyahatname örneğini vermiş olur.

Bir kısmını değişik vesilelerle yayımladığımız bu bilgiler çerçevesinde, görülüyor ki Gülşen-i Esrar, hem bir ootbiyografik bir eser olması hem de seyahat ve hatıra kitabı olması hasebiyle Türk edebiyatının ilk ve önemli bir eseridir.