Son zamanlarda okumaktan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığımı hissediyorum. Elimden cep telefonu düşmez oldu; bütün işlerimi cep telefonu üzerinden halletmeye çalışıyorum. Zaman zaman sosyal ağlara takılıp kalıyorum. Oysa ben değil miyim gençleri hep eleştiren? Yok, ellerinden cep telefonu hiç düşmüyormuş; yok, insanlar hiç dokunmuyorlarmış; yok, hayat onlardan çok çok uzakta kalmış.
Ya biz ne yapıyoruz? Bütün zerrelerimizle hayatın içinde olduğumuz anlardan gittikçe uzaklaşmıyor muyuz? Duygularımız gittikçe kanıksanır hâle gelmiyor mu? Kanıksamak bizi daha umarsız hâle getirmiyor mu? Sorular, sorular, sorular… Ve bilinen cevaplar.
Neyse, bugün yazar Ali Can’ın “Sosyal Medyada Mesafe Koyabilmek” yazısını okurken tehlikenin çok çok önceden alarm zillerini çaldığını, bizim artık çok geç kaldığımızı da söylemiyorum.
Yazar Ali Can, Hamle gazetesindeki köşe yazısında şunları vurguluyor:
“İletişim çağının baş döndürücü hızına yetişmek artık çok zor.
Geldiğimiz noktada bizim hükmedemeyeceğimiz bir düzen kuruldu.
Bu noktaya hemen gelivermiş gibi olduk.”
Bu noktaya gerçekten geri gelivermiş gibi mi olduk, yoksa geldik de nasıl geldiğimizin farkında bile mi değiliz? Zaman nasıl hızlı akıp gidiyor… Hikâyelerimiz artık tamamlanmayacak kadar bir boşlukla dolmaya başladı. İnsan hayatı zaman içerisinde bu kadar büyük bir boşluğu kaldırabilir mi? Evrenin öznesi insan, cümlenin öznesi insan, artık nesne olmaya mı aday?
Sözcüklere, cümlelere hükmedemezken mananın neresinde olacağız? Biz, kendi hikâyemizin neresinde olacağız?
İşte bu sorular cevap ararken, kafamda bir kitabın sayfa aralığından küçük bir kâğıt parçasının çıktığını görüyorum. Bir gazete sütunu kesilmiş, özenle katlanmış, kitabın arasına konmuş.
Birkaç yıl öncesine kadar okuduğum, feyz aldığım köşe yazılarını özenle gezer; o gün hangi kitabı okuyorsam arasına yerleştirirdim. Hem kitapla hem de o günkü köşe yazısıyla bir bağ kurmuş olurdum.
16 Mart 2014 tarihli Cumhuriyet gazetesi… Ölünceye kadar yazılarını takip ettiğim bir yazar: Oktay Akbal.
Başlık: “Öykü Gibi!”
Yazar Ali Can’ın yazısına tam olarak cevap veremese de benim için bugüne dair önemli kararlar almamı sağlayacak bir yazı. Şu cümleler dikkatimi çekiyor:
“Doğrusu hikâyeyi bir masal olmaktan kurtaran, hem toplumsal hem de ruhsal açıdan insanın iç yapısını zenginleştirmesidir. Ben çocukluğumdan beri hikâye yazarım. Birçok kitabım var. Nice yıllar sonra kalkar, bu eski kitaplarımdan birini alır okurum. Zaman diye bir acayip varlığın oluştuğunu görürüm. Hepsinde ben varım, bana benzeyen biri var. Aslında o çoktan yok olmuş, çekmiş gitmiş; ölmüş dememek için böyle diyorum. İyi yazılmış hikâyeler hiçbir zaman eskimez. Hep yeni kalır. ‘Ben mi yazmışım bunları?’ diye hayret ettiğim çoktur.”
Zaman içerisinde kendini tanımlamış, tamamlamış bir aklın yazıyla zamana “dur” dediği bir duruş! Aslında insan için zaman içerisinde bir şey üretmek ya da zamana karşı bir şey üretmek yenilenmek demek. Her yenilenme, aslında yepyeni nefesler almak demek.
Bu kayboluşun, bu girdabın ortasında kalışın çıkış noktası da insan aslında. Oktay Akbal’ın yazısında geçen şu cümle, aslında bir başlangıç cümlesi. Yepyeni alt metinler yaratacak bir üst metin:
“İyi yazılmış hikâyeler hiçbir zaman eskimez.”
Aynı kitap arasında 1991 tarihli bir köşe yazısı daha karşıma çıkıyor. Yazarına bakıyorum: Tarık Buğra. Kitaplarımı karıştırsam, aralarından çıkan gazete küpürleri benim düşünce belleğimi oluşturan, belki de belleğimi besleyen… Daha hangi yazarları karşıma çıkaracak, daha hangi yazılarla yenilenmeye devam edeceğim?
İyi yazılmış hikâyeler yazmak için yola devam. Sosyal medya, cep telefonu asla düşmanım değil ve asla da bana zarar vermez; benim kontrolümde olduğu müddetçe. Ama unutmamak gerekir ki insan, hangi aracı kullanırsa kullansın, asıl mesafe koyması gereken yer kendi içidir. Okumayı doğru yerden yapmak, aslında hayatı doğru yerden kurmaktır.