Sınır Taşı

Abone Ol

“İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendin bilmezsen/Ya nice okumaktır.

Yunus Emre’nin bu dörtlüğünü her fırsatta söyler dururuz da yaşamımızda bunun gereğini yapar mıyız? “Kendin bilme”nin had bilmek, sınırlarını bilmek, sınırları aşmamak olduğunu biliriz de bunun için nelere dikkat etmemiz gerektiğini bilir miyiz, bunların gereğini yapar mıyız?

Sınırların belirsizleştiği, hatta tamamen ortadan kalktığı ve had bilmenin çok özel/nadir bulunan bir yetkinlik haline geldiği bir dünyada yaşıyoruz.

İnsanlar kendini gösterme, kabul ettirme, alkış-övgü-like alma, onaylanma, çok izlenme adına her şeyi ve her şeyini gösterir hâle geldi. Amaç “görünürlük” olunca, bunu artırmak için “daha fazla” göstermeyi teşvik eder oldu. Görünürlüğe engel bütün sınır taşları tarumar edildi insan tarafından.

Sınır taşları ortadan kalkınca her şey birbirine karıştı. İçme suyuna lağım, çorbaya bulaşık suyu karıştı. Saflık, doğallık, berraklık bir yana temiz bir şey kalmadı elde. 

Sınır taşları ortadan kalkınca, insanlar birbirine hasım oldu. Gayesi ünsiyet, yolu kardeşlik, yuvası muaşeret olan insan birbirini rakip ve düşman olarak görmeye başladı.

Sınır taşları ortadan kalkınca, ölçü de ortadan kalktı. İyi-kötü başta olmak üzere bütün değerlendirmeler “kişiye göre” yapılır oldu. Ahlak, çıkar ahlakına evrildi. Ölçü ve ahlak kişiselleşti.

Sınır taşları ortadan kalkınca, “had” ancak başkalarına had bildirirken hatırlanır oldu. Had bilmeyen, sınırlara riayet etmeyen insan; söz konusu “kendi” olunca başkalarına “had-sınır” hatırlatması yapmaktan hatta haddini bildirmekten geri kalmaz oldu.

Oysa insanı insan yapan şeylerin başında “sınır-had bilme” geliyor. Bunun içindir ki herkesin her şeyi görebildiği, şeffaflığın ve iç içe geçen bir hayatın hepimizi kuşattığı bir hayatta görmenin, işitmenin, söylemenin, göstermenin bir sınırı olmalı.

Aşırılıktan uzak durmak, orta yolun yolcusu olmak, gemisini kendi sularında sürmek gerekiyor. Sınır bilmek, sınır koymak, sınırlandırmak, sınırlara uymak gerekiyor. Sınırlarını aşanı uyarmak gerekiyor.

Peki, sınır nerede lazım? 

Şahsiyet/kimlik için sınır lazım. Burada değerler ve inançlar insanı sınırlar. Bunlar insanı kişilik ve kimlik açısından belirli kalıpların içinde kalmaya zorlar.

Sosyal ilişkilerde sınır lazım. Burada toplum, insanı sınırlar. Örf, adet, gelenek-görenek, toplumsal kabuller, önyargılar insanı sınırlar.

Kurumsal yaşamda sınır lazım. Burada düzen, hiyerarşi, görev ve sorumluluklar biçimsel araçlarla sağlanır. Çünkü kurumsal yaşam, doğası gereği biçimselliğin öne çıktığı ve belirleyici olduğu bir alandır.

Sanat, edebiyat ve estetikte sınır lazım. Michelangelo başta olmak üzere birçok sanatçı, fazlalıkları alarak eserini ortaya çıkardığını söylemektedir.

Edebiyat, sözün ve kelimelerin yerli yerinde olması değil midir? Estetik; fazlalıkları, gerekmeyeni, yakışmayanı, göze batanı atıp saf ve güzel olanı bulup çıkarmak değil midir?

Sanatçı taştaki fazlalığı atar, yazar kısa ama anlamı güçlü cümleler kurar, hatip sözü fazla uzatmaz. Ressam her fırçayı eline almaz, şair her kelimeyi dizelerine koymaz, müzisyen her tuşa basmaz. İşinde ehil olan kullanacağı malzemeyi seçer, işin hakkını verir, oturup soluklanacağı yeri bilir. Velhasıl, hepsi işin hakkını verir, haddini bilir.

Bütün bu alanların bir sınırı olduğu gibi sınırlar da bu alanlara, sanatçıya, yazara, hatibe biçim verir. Sınırlar; şekillendirir, biçimlendirir, görünür kılar. Muhatabına belirli sınırlar/ölçüler içinde; zamanı ve mekânı aşan eserler ortaya koyma fırsatı sunar. Muhatabına belirli kalıplar/değerler içinde potansiyelini aşan işlere imza atma imkânı sunar. Eser de böylelikle ortaya çıkar.

Unutmayalım ki bize kimlik kazandıran, bizi “biz” yapan, bizi şekillendiren ve varoluşumuza anlam katan bu sınırlar; dışarıdan/başkaları tarafından dayatılan katı/kısıtlayıcı kurallar değil, aksine özgürleştiren, kendi sularımızda güvenle yüzebilmemizi sağlayan pusulalardır.

Her şeyin birbirine karıştığı, saflığın-berraklığın yok olduğu bu dünyada, “had bilmek” ve “sınır koymak”, artık bir lüks değil insanlığın varlığını sürdürebilmesi için elzem bir eylemdir. Eğer bu sınırsızlık/hadsizlik hali devam ederse, kaybolan sadece ahlaki değerlerimiz değil, en nihayetinde kendi insanlığımız ve medeniyetimiz olacaktır.

Bu yüzden kendimize dönüp sormamız gereken tek şey, “Ya nice okumaktır?” sorusunun cevabını nerede arayacağımızdır: Sınırların ötesinde mi, yoksa sınırların içinde mi?

03.09. 2025