(Müziğe ya da spora olan yeteneği kabullenirken, neden konu matematiğe gelince gerçekçiliğimizi kaybediyoruz? Çocukları yarış atına dönüştüren "fazla yükleme" furyası ve yanlış beklentiler üzerine...)
Gerçek şu: Her çocuk her şeyi yapamaz.
Son yılların en tehlikeli eğitim yalanlarından biri şudur:
“İsterse yapar.”
İlk bakışta motive edici gibi görünür. Anne babaların hoşuna gider. Öğrencilerin kulağına umut verir. Eğitim sektörünün de işine gelir.
Ama eksiktir.
Çünkü gerçek hayatta her insan her şeyi aynı düzeyde yapamaz.
Bir çocuğun futbola yatkın olduğunu kolayca kabul ederiz. Mahalle maçında bile kimin topa daha iyi vurduğunu görürüz. Birinin müziğe kulağı vardır, diğerinin yoktur. Birisi resim yaparken ortaya sanat eseri çıkarır, diğeri çöp adam çizmeye uğraşır.
Bunları doğal karşılarız.
Ne hikmetse matematiğe gelince bütün gerçekçilik kaybolur.
Bir anda herkes matematikçi olabilir.
Herkes mühendis olabilir.
Herkes aynı başarıyı gösterebilir.
Yeter ki biraz daha ders alsın.
Biraz daha etüde kalsın.
Biraz daha özel ders görsün.
Biraz daha soru çözsün.
Oysa bilim bize başka bir şey söylüyor.
Matematiksel düşünme sadece işlem yapmak değildir. Problem çözme, akıl yürütme, bağlantı kurma, mantık geliştirme ve soyut düşünebilme becerilerinin birleşimidir. Bu beceriler her çocukta farklı düzeylerde bulunur.
Tıpkı müzik kulağı gibi.
Tıpkı atletik yetenek gibi.
Tıpkı resim becerisi gibi.
Elbette gelişir.
Elbette çalışmanın karşılığı vardır.
Ama çalışmak ile herkesi aynı noktaya getirmek aynı şey değildir.
Bugün birçok anne baba farkında olmadan çocuklarını bir yarış atına dönüştürmeye çalışıyor.
Özel ders.
Etüt.
Kurs.
Kamp.
Soru bankası.
Deneme sınavı.
Bir çocuk için yeterli olanın iki katı, üç katı yükleniyor.
Sonra da sonuç alınamayınca şaşırılıyor.
Çünkü itfaiye hortumu ile bardak doldurmaya çalışıyoruz.
Su çoktur ama bardak taşar.
Çocuk öğrenmez, yalnızca yorulur.
Daha kötüsü, başarısızlıkla karşılaşınca kendisini yetersiz zannetmeye başlar.
Oysa mesele çoğu zaman yetersizlik değil, yanlış beklentidir.
Yıllardır, her sınavın ardından binlerce öğrenciyle konuşurum. Bugüne kadar, sınav başarı beklentileri ile gerçeklik arasındaki o devasa uçurumun hiç değişmediğini gördüm. Abartmıyorum; bunca yıldır sınav sonrasında tek bir öğrencinin bile bana gelip, “Sınav sonucu beklediğimden iyi geldi,” dediğini duymadım. Herkesin cebinde hazır bir hikayesi, bir mazereti vardı: “Sınavda aşırı stres yaptım,” “Aslında çok hazırdım ama bir soruda gereksiz takıldım,” “Bilgimi ortaya koyamadım,” “Sınavda bir terslik oldu,” “Bu sene sorular geçen senelerden farklıydı” vesaire vesaire... Kimse dönüp de "Kapasitem, sınır çizgim burasıymış," demiyor, diyemiyor. Çünkü o mazeretlerin arkasında aslında ebeveynlerin ve sistemin çocuğa aşırı yüklediği o ağır beklentilerin ezikliği yatıyor. Çocuk, gerçekliğiyle yüzleşmek yerine, o devasa beklenti duvarının altında ezilmemek için mazeretlere sığınıyor.
Sadece kapasitelerini zorlamakla kalmıyor, üstelik aşırı korumacı tavrımızla onların mücadele alanlarını da ellerinden alıyoruz. Yağmur yağınca arabayla götürüyoruz, çantalarını taşıyoruz, sorunlarını çözüyoruz, hata yapmalarına izin vermiyoruz.
Sonra da zor bir matematik sorusuyla karşılaşınca ya da gerçek bir sınavda bocalayınca hemen yardım istemelerine, havlu atmalarına şaşırıyoruz. Şınavı öğretmen çekiyor, kas yapmasını çocuktan bekliyoruz. Olmuyor.
Ben bu yıl 8. sınıfı bitiren kendi ikizlerimde de aynı yolu yürüyorum. Birisi futbolcu olmak istiyor, o yolda sonuna kadar destekliyorum. Diğeri otomotiv mühendisi olmak istiyor; onu bu yaz bir otomobil yetkili servisine çırak olarak verdim. Hayatın tam içine katılsın, emeği, üretimi, o motor bloğunun sıcaklığını yerinde öğrensin diye... Çocukları seçimlerinde rahat bırakmak, onları hayatın tam kalbine ortak etmek zorundayız.
Çünkü karakter de öğrenme de mücadeleyle gelişir.
Çocuk düşecek.
Yanılacak.
Başaramayacak.
Tekrar deneyecek.
Gerçek öğrenme tam da burada başlayacak.
Belki de eğitimde sormamız gereken soruları yeniden tanımlamalıyız:
Sormamız gereken soru şu değil: "Çocuğum diğerlerinden daha başarılı mı?"
Asıl sormamız gereken soru şu: "Çocuğum geçen yıla göre daha iyi bir yerde mi?"
Çünkü eğitim bir sıralama yarışı değil, bir gelişim yolculuğudur.
Her çocuk özeldir.
Ama her çocuk aynı değildir.
Bunu kabul ettiğimiz, onları kendi seçimleriyle hayatın içine kattığımız gün hem çocuklarımız rahatlayacak hem de biz.