Osman Çeviksoy'un Muğla İzlenimleri-3

YAYLADAAKŞAM YEMEĞİ

Çokgeçmeden Ziya Karabulut geldi. Biz bahçeye inersek yalnız kalmayalım diye erkendavranmış. Bizi görünce isabetli hareket ettiğini anlamıştı. İsmail Zorbagelinceye kadar herhangi bir konuya bağlı kalmadan konuştuk. Edebiyatıngereksizliğine inanan din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmenlerinden değildi.Aksine insan yetiştirmede ve olgunlaştırmada edebiyatın gücüne, önemineinanıyordu. Öğrencilerini sürekli okumaya teşvik ediyordu. Ancak okuyaninsanlar doğru anlayabilir, doğru düşünebilir, doğru karar verebilirlerdi.Kitap okuyarak kendini geliştirmeyen insan evreni hiç okuyamazdı. Halbuki bizeinen ilk emir "oku!" idi. Gençlerimizi okumaktan uzaklaştıranlar büyük vebalaltındaydılar.

Ziyaöğretmenle eğitim, bilim, felsefe, sanat, akıl, ahlak, ölçü, pek çok konuyadaldık çıktık. Arada bir küçük, masum sorularla birbirimizi tartmayı da ihmaletmedik. Akılcı, mantıklı, geniş görüşlü birisiydi. İmam Hatip okullarındameslek dersi öğretmenlerinin öğrenciler üzerindeki olumlu, olumsuz etkilerinibiliyordum. İçimden dedim ki "Keşke bütün din kültürü ve ahlâk bilgisiöğretmenleri, imam hatip yetiştiren öğretmenler ve bütün din görevlileri sizingibi düşünüp gereğini yapsalar."

Vakitakşama doğru evrilirken biz de yaylaya doğru yola çıktık. Arabada beş kişiydik.Beşinci kişi bugünkü programlarda yönetici olarak görev alan Emine Serdaröğretmendi. Anlayışlı, tecrübeli, öğrencileriyle rahat diyaloglar kurabilecekbir öğretmendi. Türkçeyi oldukça güzel kullanıyordu.

Şehirdençıkalı epeyce olduğu halde sürekli düz arazide, bağlar, bahçeler arasındailerliyorduk. Ne zaman yokuş yukarı tırmanmaya başlayıp nasıl bir yaylayavaracağımızı merak ediyordum. Aklımdan Karadağ Yaylası, Uzungöl Yaylası gibiyaylalar geçiyordu. Karadağ yaylasına çıkarken öndeki eski bir otomobilin yolunkötü bir yerinde bozulmasıyla bir saat kadar güneş altında bekleyişimizihatırladım. Yine öyle bir tarafı uçurum olan dar ve keskin virajlı yollardangeçecek miydik? Karanlıkta yaylaya çıkıp inmek tehlikeli olmayacak mıydı?

"Yayladaakşam yemeği!" denildiğinde söze karışıp vazgeçirmeye çalışmadığım için yavaşyavaş pişmanlık duymaya, kendimi suçlamaya başlamıştım ki arabamız durdu.

"Geldik!"dedi İsmail Zorba.

Şakamıydı? Tıpkı Ankara'nın Çankaya'sı gibi Menteşe de Muğla'nın en yüksek yeriydi.En küçük bir yokuşa bile tırmanmadan hatta Menteşe'den biraz daha aşağıseviyelere inerek yaylaya nasıl gelmiş olabilirdik? Eşim ve ben, şakaolmadığını arabadan inince anladık. Az ilerimizdeki rengarenk ışıklı, müziklibir kır lokantasının otoparkındaydık. Başka arabalar da vardı.

"İsmailBey yayla demiştiniz!" diye hatırlatmada bulundum.

"Hocamburası işte. Karabağlar Yaylası. Sizden önceki yazarımız Ayşe İlker Hanım'ıburaya getirmiştim, çok beğenmişti. Sizi de getirmeyi o zamandan aklımakoymuştum. Eminim siz de beğeneceksiniz."

Gerçektende karşılanışımızdaki doğallık, yemekleri, serin ve tertemiz havası güzeldi.Biz de çok beğendik. Beş öğretmen saat 23.00'a kadar yemek yedik, çay içtik,sohbet ettik. Dönüşte İsmail Zorba önce Emine Hanım'ı evine, sonra biziotelimize bıraktı. Bizi bırakırken dedi ki "Hocam iyi dinlenin! Yarın siziniçin uzun, yorucu, sürprizli, güzel bir gün olacak. Üç söyleşiniz, iki imzanızvar, haberiniz olsun. Ayrıca yaylamızı yarın gündüz gözüyle de göreceksiniz."

Günleröncesinden bana gönderilen programda ikinci gün iki söyleşi görünüyor,imzalardan, sürprizden söz edilmiyordu. Bekleyip görecektik.

24 MAYIS 2022SALI YA DA MUĞLA'DA İKİNCİ GÜN

Banagöre her işin mutlaka hissedilir bir heyecanı olmalıydı. Dengeli bir heyecan,yapılan işe anlam ve derinlik kazandırırdı. Doğrusunu söylemek gerekirse ikinciMuğla sabahında ben biraz fazla heyecanlıydım. Uzun bir süreden sonra ilk kezliseli gençlerin karşısına çıkacaktım. Menteşe Halk Eğitim Merkezi Konferanssalonuna altı liseden iki yüz elliye yakın öğrenci öğretmenleriyle birliktegelecekti. Onlara kitaptan, okumaktan, yazmaktan söz edecektim. Sorularınıcevaplayacaktım. Öyle güzel, etkili, içten cümleler kurmalıydım ki içlerindentek kişi bile "Bizi buluşturdukları yazar da bu muymuş?" dememeliydi. Benidinleyecek olanlardan yazmaya okumaya hevesli olanların hevesleriniartırabilmeliydim. Okuyup yazmaya uzak olanları da heveslendirebilmeliydim.

Yüksekheyecan ve gerilimle girdiğim konferans salonu kaç kişilikti bilmiyorum. Banabütün koltuklar doluymuş gibi göründü. Sanki belirlenen öğrenci ve öğretmenlerdışında da gelenler de vardı. Yerime oturuncaya kadar devam eden alkış,gördüğüm onlarca gülümseyen yüz, İsmail Zorba'nın "Hocam pandemiden öncekitabınızı okuyan öğrencilerimizden de gelenler var!" deyişi bana iyi geldi.Gerilimden kurtuldum. Heyecanım yatışmaya başladı.

Dünolduğu gibi salonun aydınlığı azaltılıp sesli, görüntülü ve oldukça ayrıntılıözgeçmişim verildi. Ardından benim için sürpriz bir başka video başlatıldı. Çokgüzel bir müzik eşliğinde benim sözlerimden, eserlerimden kısa kısa alıntılarlaöğretmenliğime dikkat çekildi. Sonra Avrasya Yazarlar Birliği EdebiyatAkademisi Yazarlık Atölyeleri katılımcılarından bazı kişiler benim hakkımdakonuşturuldu. İlk olarak üç kitaba imza atmış, yönetim kurulu üyemiz, hikâyeatölyesi hocamız Ataman Kalebozan perdeye yansıdı. On iki yıl önce hikâyeatölyesine nasıl başladığını, yazarlıktaki ilerleyişini, bu ilerleyişe benimkatkımı övgü dolu cümlelerle anlattı. "Benim hikâye yazarı olacağıma bendenönce hocam inandı!" dedi. Avusturya'dan Binnur Tüzün, Hollanda'dan Erkut Dinç,Kırım'dan Elmaz Yunusova kitap sahibi yeni yazarlar olarak atölye hocalığımıkendi bakış açılarıyla anlattılar. Saygı, sevgi, minnet yüklü cümlelerkurdular. Hepsiyle gruplar ve telefonlar üzerinden diyalog halinde bulunmamızarağmen kimsenin bana bir hazırlıktan söz etmemiş olması ilginçti, benihayretler içinde bıraktı. Bende ne gerilim kaldı ne fazla heyecan.

Kürsüyeçağrılınca, öğretmenler odasından ders ziliyle kalkıp sınıfına giden bir öğretmenkadar heyecanlıydım. Hızla yürüdüm. Kürsüye geçince alkış dindi. Sözeteşekkürle başladım. Etkili, güzel, anlaşılır cümleler kurmaya çalışarakkonuşmama devam ettim. Uzatmadan, kararında sözlerimi noktaladım. Seyyarmikrofon gezdirilerek alınan sorulara mümkün olduğu kadar kısa, doyurucucevaplar vermeye çalıştım. Program yöneticisi İsmail Zorba'nın uyarısıyla sonsoruyu da cevaplayıp imzaya geçtik.

Öğleyemeğinde Muğla'nın meşhur köftecisindeydik. Burası yalnız köfte yaparmış.Hazırladığı köfte bitince de dükkânı kapatır gidermiş. Geç kalan yiyemezmiş.Köftelerimiz servis edilirken garson tabakların sıcak olduğunu söyleyerek biziuyardı. Gerçekten de tabaklar el yakacak kadar sıcaktı.

İsmailZorba, Ziya Karabulut, ben ve eşim yemekten sonra Muğla'nın bazı tarihîyapılarını görerek Hoca Mustafa Efendi İl Halk kütüphanesine doğru yürüdük.

Kütüphaneyigörür görmez "Az sonra büyük sürpriz buluşma gerçekleşecek!" dedi İsmail Zorba.Ziya Karabulut her şeyi biliyormuş gibi onaylar tarzda gülümsedi. Birkaç basamakmerdivenle çıkılan kütüphane kapısı önünde biri hanım(ki kütüphane müdiresiPınar Dengiz olmalıydı),birkaç kişi ayakta duruyordu. Muhtemelen bizibekliyorlardı. Belli ki sürpriz buluşma kütüphane girişinde gerçekleşecekti.Kiminle buluşacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. İpucu veren de yoktu.Yaklaştıkça hiçbirini tanımadığımdan iyice emin oldum ve merakım arttı.

Oradabulunanların hepsi "Hoş geldiniz!" deyip bizimle tokalaştılar. Tokalaşırken deisimlerini söyleyerek kendilerini tanıttılar. İsmail Zorba "kütüphanemüdiremiz, sanat derneği başkanımız, Sağlık Meslek Lisesi öğretmenimiz, mahallişairimiz" gibi eklemeler yaptı. En son benim yaşlarımda, uzun boylu, temizyüzlü, gülümseyen adamla tokalaşırken sustu. Ne adam adını söyledi ne İsmail Zorbaadamla ilgili bir kelime söyledi. Oradakiler bize, biz birbirimize baktık birsüre.

"Bensizi kırk üç yıldır tanıyorum!" dedi uzun adam.

"Nasıl?"

"Nasıltanıdığımı ve sonrasını akşam toplantısında anlatacağım. Adım Erdal Çil."

Kırküç yıl kadar olmasa da "Erdal Çil" adı beni de uzak geçmişe, kısa dalga şehirradyolarının peş peşe kurulmaya ve çoğalmaya başladığı yıllara götürdü. Oyıllarda cep telefonu yoktu. PTT'ye başvurup, hatırı sayılır miktar parayatırır ve epeyce bir zaman sıra beklemeyi göze alırsanız evinize sabit telefonbağlatabiliyordunuz. Biz bağlatmıştık. Evimizde telefonumuz, telefonrehberlerinde adımız vardı. Türkiye'nin ve dünyanın her tarafına gerektiğindesesimizi ulaştırabileceğiz diye ne kadar çok sevinmiştik! Dünyanın hertarafından isteyen herkes de sesini bize ulaştırabilecekti. İşte o zamanlardasesini bize ulaştırabilenlerden biri Erdal Çil'di. Bir kere konuştuğumuzuhatırlıyordum. Bir hikâyemden uzunca söz etmişti. Radyoda okuduğundan, hikâyebiter bitmez pek çok kişinin radyoyu telefonla arayıp beğendiklerinibildirdiğini, hatta büyük bir oto tamircisinin işi bıraktırıp çalışanlarıylabirlikte dinlediğini söylemişti. Hikâyelerimi kendisinin de çok beğendiğinibelirtmişti. Erdal Çil aklımda böyle bir konuşmayla radyo programcısı olarakkalmıştı.