Muğla'nın Gönül Hafızasında Şâhidî

Abone Ol

Bazı cümleler vardır; duyulduğu anda sadece zihinde kalmaz, insanın gönlünde de uzun bir yolculuğa çıkar. Katıldığım panelde El Yazması Uzmanı Dr. Muhammed Kasım Gültekin'in aktardığı şu cümle de benim için böyle oldu:

"Her kim bu âyeti kitabının zahriyesine (başına) yazarsa, Allah Teâlâ'nın izniyle okuduğunu unutmaz."

Ardından En'âm Suresi'nin 127. ayeti okundu:

"Onlar için Rableri katında esenlik ve huzur yurdu vardır. Yaptıkları güzel ameller sebebiyle Allah onların dostu ve koruyucusudur."

O ana kadar dikkatle takip ettiğim panel, bu cümleden sonra benim için bambaşka bir anlam kazandı. Çünkü artık yalnızca el yazması eserleri dinlemiyor; bir medeniyetin nasıl inşa edildiğini, satırlara nasıl ruh üflendiğini anlamaya çalışıyordum.

El yazmaları benim gözümde yalnızca geçmişten günümüze ulaşmış eski kitaplar değildi. Her biri Allah rızası için kaleme alınmış, sabırla çoğaltılmış, göz nuruyla işlenmiş ve nesilden nesile emanet edilmiş bir medeniyetin sessiz şahitleriydi. Bir yazma eser, yalnızca mürekkebin kâğıtla buluşması değildi; alın terinin, teslimiyetin ve adanmışlığın satırlara dönüşmüş hâliydi.

Bir el yazması eserin meydana gelişi, daha sonra istinsah edilerek çoğaltılması, her yeni nüshada yeniden okunması, şerh edilmesi ve gelecek nesillere ulaştırılması, onu yazıldığı çağın çok ötesine taşıyordu. Günümüzde elimize aldığımız kitaplardan çok farklı bir yolculuktu bu. Muhammed Kasım Gültekin hocamızı dinledikçe, mum ışığında geçirilen uzun gecelerin, dökülen alın terinin ve göz nurunun aslında ilimden önce bir rızanın, bir teslimiyetin ve bir gönül hizmetinin parçası olduğunu daha iyi anlıyorduk.

Her yazma eser, içinde başka eserleri de saklıyordu. Her sayfa yeni bir dünyanın kapısını aralıyor; farklı zamanlar, farklı insanlar ve farklı bakışlar aynı satırlarda buluşuyordu. Bu yönüyle yazma eserler sadece bilgi taşıyan metinler değil; tefekküre davet eden, insanı kendi iç yolculuğuna çıkaran sessiz rehberlerdi.

Katıldığımız program, özünde bir eğitim etkinliğiydi. Fakat benim için kısa sürede bir eğitim programı olmanın ötesine geçti. Çünkü bu etkinliğin merkezinde, Muğla'nın gönül hafızasında çok özel bir yere sahip olan Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede vardı.

Çocukluğumdan bu yana Şâhidî ismi sadece benim değil, bu şehirde yaşayan pek çok insanın gönlünde derin bir iz bırakmıştır. Muğla'nın sevgi ve hoşgörü ikliminde onun irfanının mayası vardır. Şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu olduğuna inanırım. Bana göre Muğla'nın ruhunda Şâhidî'nin sessiz ama derin izleri hâlâ yaşamaktadır.

Daha önce Şâhidî üzerine üniversitemiz başta olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından düzenlenen birçok programa katıldım. Her biri bana farklı pencereler açtı. Ancak Muğla Valiliği bünyesinde, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi öncülüğünde ve Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı rehberliğinde hazırlanan "Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede ve Muhiti Yazma Eser Sergisi", bende bambaşka bir iz bıraktı. Çünkü bu kez yalnızca Şâhidî'nin hayatını dinlemeyecek; onun asırları aşarak günümüze ulaşan eserleriyle de yüz yüze gelecektik.

Sergi gezimiz, Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede'nin kaleminden çıkan eserlerle başladı. Daha önce isimlerini bildiğimiz, zaman zaman kaynaklardan okuduğumuz bu eserleri, yüzyılları aşarak günümüze ulaşmış yazma nüshalarıyla karşı karşıya görmek bambaşka bir duyguydu.

En çok tanınan eseri Tuhfe-i Şâhidî başta olmak üzere Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Vahdet ve Farsça Divanının yazma nüshalarını yakından inceleme fırsatı bulduk. Bu eserler, yalnızca Şâhidî Hazretlerinin ilmî ve tasavvufî birikimini değil; aynı zamanda asırlar boyunca devam eden bir ilim geleneğini de gözler önüne seriyordu. Her yeni istinsah, her yeni nüsha ve her yeni şerh, onun eserlerinin çağları aşarak nice ilim adamına ve araştırmaya kaynaklık ettiğinin en somut göstergesiydi.

Mevlevîliğin önemli temsilcilerinden biri olan Şâhidî Hazretlerinin kültür ve irfan dünyamızdaki yerini bir kez daha görmüş olduk. Bu yolculukta onun oğlu Hüsamettin Dede'nin Tuhfe-i Hüsâmî adlı yazma eseri de bilgimize yeni bir halka ekledi.

Serginin bir başka dikkat çekici bölümü ise Muğla'nın kültür hafızasında önemli bir yere sahip olan Hoca Mustafa Efendi'nin kütüphanesinden günümüze ulaşan yazma eserlerdi. Her birinde Hoca Mustafa Efendi'nin mührünü görmek, sadece bir koleksiyonla değil; ilme adanmış bir ömrün izleriyle karşılaşmak gibiydi.

Bu eserlerden ilki, büyük hattat Yakut el-Musta'sımî'nin kaleminden çıkmış tarihî bir Kur'ân-ı Kerîm nüshasıydı. Altın mürekkeple işlenen satırlar, celî sülüs hattındaki zarafet ve sayfalardaki ince işçilik, yalnızca estetik bir güzellik değil; sabrın, inancın ve sanatın ortak diliydi. Yaklaşık on bir asrı aşarak günümüze ulaşan bu eşsiz emanetin bugün Muğla'da korunuyor olması, şehrimizin kültür hafızası adına ayrı bir kıymet taşıyordu.

Yine aynı kütüphanede yer alan Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî'nin Delâilü'l-Hayrât adlı yazma eseri de serginin dikkat çeken hazinelerindendi.

Serginin son durağında ise gönülleri buluşturan çok anlamlı bir eser vardı. Aynı zamanda bir Mevlevî şeyhi olan Hoca Mustafa Efendi'nin ruh ikliminden günümüze ulaşan Divân-ı Kebîr ile Mesnevî-i Şerîf'in birlikte yer aldığı yazma nüsha… Aynı sayfada iki büyük eserin buluşması, sanki iki gönül ırmağının aynı yatakta akışı gibiydi. Sayfanın derûnunda Divân-ı Kebîr, derkenarında ise Mesnevî-i Şerîf yer alıyordu. Bu düzen, yalnızca bir yazım tekniği değil; aynı zamanda ilim ile irfanın, metin ile mana arasındaki ahengin de sembolü gibiydi.

Sergiden ayrılırken zihnimde en çok yer eden duygu, gördüğüm eserlerden çok onları meydana getiren ruh oldu. O ruh, Şâhidî Hazretlerinin asırlar öncesinden gelen şu beytinde adeta özetleniyordu:

'Işk imiş peydâ iden 'âlemi
'Işk imiş şeydâ iden bu âdem'i

(Bu âlemi ortaya çıkaran aşktır; insanı Hak aşkıyla kendinden geçirip olgunlaştıran da aşktır.)

Gerçekten de her şey, Allah rızası için nöbet tuttuğumuz bu dünyada Hakk'a duyulan aşk uğruna üretilen eserlerden ve geride bırakılan hizmetlerden ibaretmiş. Şâhidî Hazretlerinden Hoca Mustafa Efendi'ye, yazma eserleri istinsah eden hattatlardan onları asırlar boyunca koruyanlara, bugün bu sergiyi hazırlayan akademisyenlerden Yazma Eserler Kurumu uzmanlarına kadar uzanan bütün emeklerin ortak mayası aynıydı: Aşk.

Belki de bu sergi bize yalnızca yazma eserleri göstermedi; medeniyetimizin hangi duyguyla inşa edildiğini de yeniden hatırlattı.

O hâlde bize düşen de bu mirası aynı muhabbetle anlamaya ve gelecek nesillere taşımaya çalışmaktır.

Daha ne olsun… Aşk ola.