Muğla’daki Suriyeliler “vatanlarına” dönüyor mu?

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde neden yazmadım?

Bu soru çok soruldu. İçimden gelmedi...

“‘Vebalı’ olduğum için hiçbirinde yoktum!” başlığını taşıyan 12 Aralık 2024 tarihli yazıma şu satırlarla başlamıştım:

“Takvimde 10 Ocak ‘Çalışan Gazeteciler Günü’dür. Takvimde 10 Aralık’ta ‘Dünya İnsan Hakları Günü’... Bu günler unutmadığım günler arasındadır. 1 Mayıs gibi, 6 Mayıs gibi, 8 Mart gibi...

3 Aralık da öyle... Dünya Engelliler Günü... O gün paylaşımda bulunmak gelmedi içimden. Olup bitenler karşısında da dayanamayıp 4 Aralık’ta ‘Farkındalık yaratmayı bırakın farklılık yaratın...’ başlıklı bir yazı kaleme aldım.”

“Farkındalık yaratmayı bırakın farklılık yaratın...” başlığını taşıyan 04 Aralık 2024 tarihli yazımda da “Bugün engelliler günüymüş. Herkes bir şey paylaşıyor. Bizde paylaşalım... Dün bu ifadeyi kaç kişi kullanmıştır acaba? Dün en çok paylaşılan söz ise ‘Hayatı paylaşmak için engel yok’ şeklinde oldu. Bu sözün sahipleri, yazanları, paylaşanları acaba neyi paylaşıyorlar?” şeklinde ifadem oldu...

+

Bir türlü de 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’ne dönemedim.

Bir “Kent Yazarı” olarak Muğla’daki güncel gelişmelere öncelik vermek durumdayım.

İnsan Hakları Günü’nde yazılması beklenenler ise her zaman yazılabilir. İnsan haklarının yerle bir edilmediği “batı ülkesi” denilen ülkeler dışında yer ve zaman kaldı mı?

Üstelik burnumuzun dibinde Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de yaşananlardan, her türlü ihlalden bir kaçı dışında bu “batılı ülkeler” dediklerimizin yöneticileri sorumludur.

Tıpkı Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve hatta İran’da olduğu gibi...

Şimdi de Suriye’den yeni bir Irak, Libya yaratıyorlar. Hem de dün “terör örgütü” ilan ettikleri HTŞ ile Suriye’ye demokrasi ve insan hakları getiriyorlar.

Sednaya Hapishanesi’ni TV ekranlarında izlerken aklıma nedense Irak ve Libya geldi... Bu arada kimsenin Filistin’den söz ettiği yok. Suriye’nin nasıl bir anayasaya sahip olacağından çok “Suriye’nin yeniden inşasını hangi ülkenin veya ülkelerin mütehhitlikleri üstlenecek?” sorusunun yanıtı aramıyor.

Oysa Türkiye açısından en can alıcı soru da “PKK ve PYD’nin işgalindeki Suriye topraklarının geleceğinin ne olacağı” sorusudur...

+

Bunlar bizi aşan konular.

Üstelik ben “Kent Yazarıyım”, dolayısıyla kentin meseleleri ile ilgilenirim.

Ancak böyle olmakla birlikte ülkemiz dışında Suriye’nin, ülkemiz içinde Suriyelilerin geleceği meselesine kayıtsız da kalamam. Ki Muğla’da da özellikle Ortaca’da, Bayır’da, Kavaklıdere’de, Yatağan’da önemli sayıda Suriyelinin olduğunu duyuyoruz.

Galiba Muğla’dan bir tek Suriyeli aile dönüş yapmış.

Ben yığınlar halinde dönüş olacağını sanmıyorum. TV haberlerinde bir röportajı izliyorum. Haberci Suriyeli kadınlara “Dönecek misiniz?” diye soruyor. Kadınlardan biri “Çocuklarımızın okulları var” diyor. Haberci sorusunu “Okullar bitince dönecek misiniz?” diye tekrarlıyor. Suriyeli kadının yanıtı şöyle oluyor:

Gideceğiz, ama kafam karışık. Burada soluk alıyoruz.

Türkiye’de kör topalda olsa “demokrasi” ve “özgürlükleri” tatmış bir kadın ve özellikle çocuklar, gençler “Geleceğin Afganistan’ına” giderler mi?

Siz gider misiniz?

+

Benim aklımda hep devrik lider Beşşar Esed’ın Sednaya Hapishanesi, sanki II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından kurulmuş en büyük toplama ve sistematik katliam kampı Auschwitz...

Ne Beşşar Esed’miş ya... Netenyahu’dan kalır yeri yok. İsrail’deki hapishanelerinin hücrelerinde, işkencehanelerinde kaç Filistinlinin, kaç İnsan Hakları Savucusu Yahudi’nin yok olup gittiğini biliyor muyuz?

Beşşar Esed’ın ülkesini, insanlarını orada bırakıp Rusya’ya kaçmasının ardından Sednaya Hapishanesi’nde kurtulanlar kadar yerin kaç kat altında kapıları açılamayan şifreli elektronik kilitli hücrelerde kurtarılmayı bekleyenler olduğu anlaşılınca AFAD bu insanlık dışı yere gitti. Bu insanlığın olmadığı Sednaya Hapishanesi’nde arama kurtarma faaliyeti gösterdi. AFAD Başkanı Okay Memiş, Şam'daki Sednaya Hapishanesi'nde düzenlediği basın toplantısında, Suriye'deki yerel otoritenin Türkiye'den talebi üzerine bölgeye geldiklerini belirterek şunları söyledi:

120 personel ve 4 arama kurtarma köpeğiyle bölgede çalışma faaliyeti yürütüyoruz. Binanın tamamı tüm koğuşlar, hücreler ve diğer idari bölümler tarandı, arandı ve neticede herhangi bir canlıya, bina içerisine defnedilmiş herhangi bir mahkuma rastlanmadı. Etrafa saçılmış vaziyette binlerce ceset torbası gördük. Bir hapishanede bu kadar ceset torbası olması gerçekten çok düşündürücü. İnsanların uzuvlarını kaybetmesine yol açan aletler var. Gerçekten yani işte pres aletleri var. Yani burada ifade etmekte güçlük çektiğim asit tankları tespit edildi. Mayınlı bir bölge de var. Dolayısıyla bu açık alanda yapacağımız çalışmalarda daha dikkatli ve özenli olmak durumundayız. Yerel otoriteyle irtibatlı şekilde bu mayınlı alanın tamamen temizlenmesinden sonra da detaylı şekilde arama çalışmasına ilerleyen süreçte devam edebiliriz.

Bakalım o mayınlı alandan neler çıkar...

Çok merak ediyorum, HTŞ bu ceza ve ‘infaz’ evini kapatır mı, yoksa Esed gibi kullanır mı?

HTŞ’nin değiştiği söyleniyor, öyle ise Sednaya Hapishanesi de, Auschwitz gibi bir “insanlık müzesi”haline getirilir.

Hepimiz biliyoruz ki Irak’ta Saddam’ın, Libya’da Kaddafi’nin cezaevleri “devrim yapanlar” tarafından kullanılmaya devam ediyor...

+

Evet, HTŞ savaşmadan ele geçirdiği ve bir ucundan İsrail’in bir ucundan PKK/PYD’nin tuttuğu Suriye de “devrimci” oldu... Çünkü Suriye’de yaşanan için “devrim” deniliyor. Devrim yapana ne denir?

Irak’ta ve Libya’da da aynısı oldu.. Bir farkla; Saddam ve Kaddafi kaçamadılar. Kendi insanları tarafından katledildiler... Beşşar Esed da aynı sonu yaşayabilirdi. Rusya sayesinde ardına bile bakmadan kaçtı...

Datça’da Gazeteci Yazar Sedat Kaya da 8 Aralık 2024 tarihli paylaşımına “Esadlar Tavşan Gibi Kaçar, Allendeler Kaçmaz Ölür” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Yazısına “Suriye'de babadan oğula geçen 61 yıllık diktatörlük 15 günde tarihe karıştı. Başer Esad kendisini destekleyenleri kaderlerine terk edip kaçtı. Milyarlarca dolarlık servetiyle tavşan gibi kaçtı. Yoksul halkı şimdi bir belirsizlikle karşı karşıya. Dikkat ederseniz bu faşist diktatörler ya kaçıyor ya da bir fare deliğinde saklanırken yakalanıyor. Çünkü ülkesinin, halkının ne olacağı umurlarında olmuyor. Sadece kendi canlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ama bazıları var ki, onlar ülkesi için son nefesine kadar savaşıyor. İsterseniz tarihin sayfalarını biraz geriye alalım.” diye başlayan Sedat Kaya özgün üslubuyla şöyle devam etti:

1973 yılının 11 Eylül sabahında Şili'nin başkenti Santiago, karanlık bir sisin içinde uyanırken, tarihçiler tarafından sonsuza dek unutulmayacak bir trajedinin şahitliğini yapmaya hazırlanıyordu.

Gökyüzünü çizip geçen jetlerin çıkardığı gürültü, sadece şehirde değil, bir ulusun yüreğinde yankılanıyordu.

O gün La Moneda Sarayı, barış ve adalet için savaşan bir liderin son kalesi olacaktı.

Salvador Allende, yoksul halkın sesi, sosyal adaletin savunucusu ve bir ulusun umudu olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Şili’nin demokratik yollarla seçilmiş ilk sosyalist başkanıydı. Tarım topraklarının adil bir şekilde paylaştırılmasından, çocuklara bedava süt dağıtılmasına kadar her hamlesi, halkın yaşamını iyileştirmek içindi. Ancak bu idealler, yabancı sermaye sahiplerinin ve yerel elitlerin çıkarlarıyla çatışıyordu.

11 Eylül sabahı, faşist Pinochet liderliğindeki askerler çoktan harekete geçmişti. CIA destekli bu darbe, sadece bir lideri devirmek değil, bir halkın umudunu da yok etmek amacındaydı. Çevresi tanklarla sarılan La Moneda Sarayı, şişirilmiş çelik duvarların ardında bir direniş şarkısı söylüyordu. Allende, halkına sadakatini haykırırken, sesindeki kararlılık darbecilerin gürültülü tehditlerini bastırıyordu.

Radyodan yaptığı son konuşması, bir halk liderinin kalbinde yatan sevgi ve adalet özlemini tüm dünya yaşamışçasına ortaya koyuyordu: “Beni hedef alabilirler, ama Şili’deki sosyal adalet yüreğimizde yaşamaya devam edecek. Ölümüm, halkımın özgür geleceğine giden yolu açacak.”

Darbeciler, teslimiyet beklerken Allende’nin direnişiyle karşılaştı. İşgalciler La Moneda’ya yönelik bombalarla saldırırken, Allende elinde bir silahla sonuna kadar savaşmayı seçti. Onurundan taviz vermedi. Kaçış yolunu reddetti. Çünkü savaşı terk etmek, halkını terk etmek anlamına geliyordu.

O sabah, La Moneda’nın yanık duvarları çökerken, Allende de bir halk liderinin en yüksek fedakarlığını yapmıştı. İdeallerine olan sarsılmaz inancı, adalet üzerine yazılı bir meşaleyi Şili tarihinin karanlık sayfalarına kazıdı. Elinde silahla son nefesini verdi.

Bugün, Salvador Allende sadece Şili’nin değil, tüm dünya halklarının kalplerinde yaşayan bir semboldür.

Onun onurlu direnişi, zulme karşı savaş veren herkes için ölümden daha büyük bir yaşam anlamı taşır. Bir lider, bir devrimci ve bir insan olarak Allende, halkıyla birlikte son nefesine kadar savaştı ve asla teslim olmadı. Sosyalistlerle faşistler arasındaki fark budur.”

+

Belki yine döneriz bu konuya...

---------------                 --------------

GÜNÜN SÖZÜ; Gözden her zaman gözyaşı düşmez azizim. Bazen de insanlar düşer.--Nazım Hikmet