Kış Gelmiş De...

Grinin tonları arasında başka bir hakikati mi yaşıyoruz bu kainatta? Kış denilince maziden bugüne neler kaldı diye soruyorum öncelikle. Ne kaldı kış denilince geçmişe dair. Soğuklar mı, yağmurlar mı, kar mı yoksa grinin tonları arasına sıkışmış siyah ile beyazın kendi içindeki ritmi mi?

Kış kışlığında mı? Öncelikle buna cevabım kesinlikle hayır olacak. Kış baharlara özendi. Bir gelip anında kayboluyor. Çocukluğu kışları hep pencerenin önünde geçmiş bir çocuk olarak o sağanak yağmurları, rahmetin zerre zerre tecelli ettiği tabiatın yıkanmasını hasretle yâd ediyorum.

Şimdiki kışlar bana geçmişin sonbaharını hatırlatıyor. Soğuk yağmurla gelir arkasından güneş açar. Havanın sıcaktan soğuğa geçişini birebir yaşardınız. Malum sonbaharın gelin tacı sararmış kuru yapraklar ve ardı sıra gelen göç çiçekleri. Tabiat dengini bütün renkleri göçe hazırlayarak sunardı bize. Aynı şimdiki kışlarda yaşadıklarımız gibi.

O mahur beste çalmazdı kış kapıya dayanınca. Oysa şu an mahur beste durmadan çalıyor. Pencereden karşı bahçeye baktığımda boynu bükük gülleri görüyorum. Kışın ortasında güller ki kamıştan daha nalan dedirtiyor Haşim. Soğuklar desen doğal gazlı evlerde soğuğu hissedemiyoruz bile. Yola çıktığımda da hissedemiyorum soğuğun sert ellerini.

Bütün bu söylediklerim kışı arayışımdan, geçmişi özlemimden değil. Bir şeyler dengesini kaybetmiş gibi geliyor bana. Belki denge kelimesinden daha etkin olabilecek bir kelime var, bir şeyler ahnengini kaybetmiş gibi.

Doğadan insana yansıyan bir ahenk kaybı bu aslında. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şeylerin dijitalleşmesinden kaynaklı olabilir bu. Ya da o kadar kendi iç dünyamıza hapsolduk ki biz dışarıdaki hayatın, tabiatın ahenginden uzaklaştık. Sadece belleğimizde kalanın arayışındayız.

Oysa doğanın ahengini de kendi içinde değişmeye zorlayan insan değil mi? İnsan özündeki insandan uzaklaştığı müddetçe sadece sesleri, renkleri değil bütün duyularının birliktelik içindeki ahenginden uzaklaşıyor. Resimden, müzikten, şiirden, edebiyattan hakeza sanattan uzaklaşıyor. Sanattan uzaklaştıkça insandan uzaklaşıyor.

Bense sabah sabah kalmış eski kışları aradığımdan bahsediyorum. Grinin tonlarından o kadar uzaklaşmış ki belleğim siyah ve beyazın o büyüleyici atmosferinden uzaklaşmışım. Gerçeğe bakışımda kendi gerçeğim nerede kaldı. Sanat ve ahlak, sanat ve estetik benliğimi ince ince işleyen duygular nerede? İnsanla tamamlanan dinlemeyi, sabretmeyi ve de vicdanlı olmayı bilen düşüncelerim nerede?

Ben neyin arayışındayım? Bu sorunun cevabını verebiliyor muyum? “ Muğla’da yılbaşını kutladık.” Bir uzatması olmayan, tamamlayıcılığı olmayan bir cümle. Yılbaşını kutladık, eğlendik bitti. Ya yaşadığımız heyecanlar, ailece birlikte yaşadığımız anların belleğe aktarılacağı mutluluk hikâyeleri.

Yedik, içtik, eğlendik ve tükettik. Posası bile olmayan bir tüketim. Ne yedik, ne içtik, neler konuştuk, kimler neler söyledi? Hiçbir şey kayda girmedi. Bol bol fotoğraf çektirdik. Ben buradayım dedik. Biz buradayız dedik. Çektirdiğimiz fotoğrafları sosyal ağlarda paylaştık. Bütün alemin bizi mutlu görmesini istedik ve öyle de oldu. Geriye ne kaldı? Sadece kıştan bir hatıra. Hava nasıldı o gün? Cevabını mevsimler bile bilmiyor.

Kışın bu kadar kafası karışıkken nasıl gelsin de kışlığını yapsın? Kışla sonbahar yerlerini karıştırdılar diyelim. Bahar nereye gitti? Bahar serap oldu hepimize. Yağmurları, karı, soğuğu özledim. Kışı özledim. Kışın ruhunu özledim. Kışın bana, insana dokunuşunu özledim. İçimdeki insan kış uykusuna yatmasın istiyorum. Nafile kış var mı ki kış uykusu olsun. O zaman insan kış uykusuna yatmadıysa hangi uykulara daldı dersiniz?

İçinden hiç çıkılamayacak dijital çağın gaflet uykularına olmasın.

Pencereden karşı bahçeye bakıyorum. Güllerin yanına bir serçe kuşu konuyor. Titriyor. Titrediğini hissediyorum. İki damlacık yüreğine iki damla su içip kendi ağacın kollarına atıyor. Kış gelmiş de ben nerede kalmışım?