Alev Erkilet’in sosyolojik gözlemlerinin yoğun olduğu kitaplarını okumaya bayılırım. “Kenti Dinlemek” tam da böyle bir kitap. Üzerine uzun uzun düşündürüyor. Tam da modern dönemde insanın değişimini anlatıyor.
İfade edilmek isteneni anlamak için öncelikle kent ve şehir farkını ortaya koymalıyız. Yoksa konu tam olarak anlaşılamaz. Kent ve şehir tanımlarını sorduğumuzda birçok kaynak veya kişi aslında bunların aynı şey olduklarını söyleyecektir. Lakin ikisi oluşturdukları yaşam formu çerçevesinde çok farklı şeylerdir. Bunlara kendimce bir yorum getirmek isterim. Şehir genel olarak Doğu(İslam) medeniyetini temsil eder. Kent ise Batı medeniyetini temsil eder. Max Weber bile bu ayrımı yapmıştır. Kentin salt batıya özgü olduğunu söyler. Şehir manevi iklimle donanmıştır. Kent ise maddi iklimle donanmıştır. Şehirde inanç merkezli yaşam vardır. Kentte ise seküler bir yaşam vardır. Şehrin merkezinde cami vardır. Kentin merkezinde Avm vardır. Şehir mahalle üzerine kurulmuştur. Kent ise siteler üzerine kurulmuştur. Şehir insan canlısı ve değerleri önemser. Kent ise menfaati önemser. Şehrin mimarisi estetik ve mütevazıdır. Kentin mimarisi gökdelen merkezli, gösteriş sunar. Bu yorumları çoğaltabiliriz. Çünkü iki yaşam formu da yeni düşünceler geliştirmeye çok açıktır. Burada kritik soru şu. Kent, geçmişten gelen ve şehrimizde alıştığımız “Müslümanca yaşamak” kavramını bizim ne kadar yaşamamıza izin veriyor?
Siteler, gökdelenler, yüksek binalar ve rant camiye izin vermez.
Öncelikle şunu söyleyelim. Biz ne kadar şehirde yaşadığımızı iddia etsek de yaşam formu olarak kentlerde yaşıyoruz. Çünkü yeni dönemde yaşam yerleri kent düzeninde kuruldu ve öyle ilerliyor. O zaman kentimizde çevremize bakalım. Camiler hangi sıklıkta yer alıyor. Her sokak bir camiye çıkıyor mu? Eğer bu soruya evet diyemiyorsak cami merkezli yaşam yok demektir.
Siteler ve yüksek apartmanlar komşuluğa izin vermez.
Türk kültüründe ve inancında en önemli şeylerden birisi de komşuluktur. Örfümüz ev alma komşu al, der. Dinimiz komşuluk hakkıyla alakalı çok şey söylemiştir. Efendimiz “Cebrail o kadar çok şey söyledi ki komşu komşuya mirasçı kılınacak zannettim.” der. O zaman bu yaşam düzeni şimdi nasıl ilerliyor bakalım. Yüksek binalarda ve sitelerde herkes kendi düzenini kurmuştur. Öteki tekinsiz ve güvensiz kabul edilir. Selam vermek bile zul görülür. Oysaki şehirde kişi sadece mahallesini değil neredeyse tüm şehri tanırdı. Herkes çevresinde olan biten olumlu ve olumsuz her şeyi bilir. Kayıtsız kalmazdı. Kentte ise apartman katında ölüp kalan ve kokunca duyulan komşular var artık. Kent komşu sever mi? Cevabı size ait. O zaman nerede kaldı komşu hakkı?
Kentli kurban kesmek istemez.
Bunun sebebi salt inanç değildir kentte de inançlı insan çoktur. Onlar da ibadetlerini yapmak ister. Lakin uzak cami meselesi gibi kurban kesimi de meşakkat gibi gelir. Çünkü kentte kurban almak için hayvan pazarına gidilir. Ayrıca kurban kesim yerleri dışında kesime izin verilmez. Kentli apartman önünde kurban kesemez. Bu sebepler onu bir süre sonra yıldırır. Kurban bağışı yaparak ibadetini yapar ya da şartlar zorlu diyerek kurban kesmekten uzaklaşabilir.
Kentli süreli para düşünür.
Aslında kentlinin yaşamı zordur. Çünkü o kentin imkanlarından faydalanmak için sürekli para kazanmak zorundadır. Bu da daha fazla çalışmak demektir. Kentli bu döngü içinde bir süre sonra para hırsına kapılabilir. Para aslında yaşamsal zorunluluktur ama bir süre sonra ateş gibi hâl alır. O bir tapınmaya döner. Hırsları için insanları kırabilir. Ayrıca haram yola da bulaşabilir. Kentin ateşi çoktan o insanı yakmıştır. Oysa şehir daha mütevazıdır. Yaşamak için o kadar da koşturmaya gerek yoktur.
Kentlinin cenaze merasimi de hızlıdır.
Bir süre önce İzmir’de bir semte ait mezarlıkta sekiz dakikada bir cenaze defni yapıldığını duymuştum. Çünkü yoğunluktan dolayı sıra oluyormuş. Bu da görevlileri zorluyormuş. Durup düşününce pek acı. İnsan sevdiğine bile sınırlı süre ile veda ediyor. Defin bitince eve dönüş kısaca bir dua ve ikram… Sonrası ise çoktan dünyaya kapılma telaşı. İşler o aileyi beklemektedir. Randevular gecikemez. Mekanlar kapanamaz. Banka borcu zamanı gelmiştir. Gelen giden zaten merhum veya merhumeden fazla kendini anlatır. Artık ardından bir Fatiha suresi bile okunmaz. Üçüncü güne varmadan evi kapanır. Şehirde ise merhum veya merhumenin ruhu şad olmuştur. Evi matemdedir. Geçmiş güzellikle yad edilmektedir. İkramlar onun adına ona yapılan duayla verilir.
Kentli bireysel yaşamayı ve kendini sever.
Toplum merkezli yaşamı birçok insan çoktan terk etti. Sebeplerinden biri yüksek bina ve site evler. Oralarda modern ve kutsanmış yaşam var. Ötekinin varlığı rahatsız edici. Kapı çalar da bir şey isterler korkusuyla yaşayan milyonların varlığı herkesçe malum. Toplumun sevincine de acısına da ortak olmak istemez. Hazır söylenmiş yemeği, köpeği mıkır ve interneti ile pek mutludur. Başkalarının ne olduğu hele hele dünyada ne olup bittiği umrunda değildir. Yarın diye bir şey yoktur. O gün ve o an vardır. Haz merkezli yaşar. Oysaki dinimiz Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona yardım eder demiştir.
Aslında bu fasıl uzar gider. Yukarıda dile getirilenler bile kentten kovulan Müslümanlığı anlatmaya yeterlidir. Acı fakat gerçek budur. Buradan dönüş var mıdır? Elbet vardır. Bir irade ortaya koymak, iki Türk şehirleri Anadolu’da var. Onların geçmiş yaşantısına bakıp örnek almak. Gerisi ise zamana kalıyor.
Not: Kent içinde de Müslüman olan ve Müslümanca yaşamaya çalışan çok insan vardır. Buradaki asıl mesele kentin bize ne kadarına izin verdiğidir. Yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim.