İyileşme İhtiyacı

Zor günlerden geçiyoruz. Toplumsal yaraların büsbütün arttığı zamandayız. Başımızı ne yöne dönsek bir acı var. Gerek ülke içinde gerekse dünyada insanoğlu şuurunu kaybetmiş gibi görünüyor. Savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, gasp, hırsızlık, talan her yeri sarmış durumda. Kime yol göstereyim, kimden akıl alayım diye bakınıyor insan. Maalesef ufukta bir ışık yok.

Bu bilinmezin içinde yakın dönemde meydana gelen ve Türkiye’yi sarsan Narin Güran cinayeti aklı başında insanları bir kez daha düşünmeye itti. Şahit oldukları şeyler için hem üzüldüler hem de çare aradılar. Öncelikle sorunun tespiti için uğraştılar. Siyasetten, dine, ekonomiden, dünya anlayışına kadar her şey bir kez daha topa tutuldu. Şimdilik çözüm yok. Zira bir iki gün önce de Tekirdağ’da minicik bebek iğfal edilmişti. Böyle kahpe manzara karşısında öfkemiz yeniden kabardı. Yeniden homurtular yükseldi. Sosyal medya soslu hüzünler sel gibi akıp geçti. Günlerin sonunda bir gerçek var ki değişen bir şey olmayacak. Değişmesi için başka şeyler lazım. Bize ait acılar böyleyken dünyaya ait acılarda Gazze felaketi birinci yılını doldurmak üzere. Yüzbinler çok acı bir akıbetle yüzleşti. İşgalin biteceğine dair bir işaret yok. Aksine vahşet devam ediyor. Yine Afrika ülkelerinde genel açlık ve ülkelerdeki çatışma süreçleri halkın acı eşiğini çoktan aştığını bundan ötesi acıya alıştığını gösteriyor. Bu şuursuzluk nerelerde ve nasıl devam edecek pek tahminimizde yok. Sadece “Aman Allah Korusun!” diyerek vicdanımızı tatmin ediyoruz. O da pek işe yaramış sayılmaz.

Peki ne olmalı? İnsanlığın kötülük girdabına yuvarlandığı süreçte gerçek manasıyla iyileşmeye ihtiyacı var. Kalpler ve akıllar hasta, hem de çok hasta… Böyle hastalıklı karar verme organları insanı sürekli suça teşvik ediyor. Sanki kararmış ve karanlığa boğulmuş gibi. Kalplerin iyileşmeye ihtiyacı var. Bazı kavramlarla bu iyileşme ve daha iyi olma sürecini aşmaya çalışıyoruz. Özgürlük, demokrasi, insan hakları söylemleri en üst perdeden dile geliyor fakat slogandan öteye geçemiyor. İdealize edilmiş sözcüklerle önce kendimizi kutsuyoruz, sonra topluma kutsallık atfediyoruz. Bir nevi kendimize yalan söylemiş oluyoruz. Düşünemediğimiz bir şey var. Bu bir oyun sahnesi değil hayatın kendisi. Hayatın kendisinde gerçekçi çözümler daha çok olmalı. Dersi vahşetin içinde arayıp tam da kökünden halledecek çözümlere odaklanalım. Çözüm ne diye sorarsanız onu da hep birlikte düşünelim. Bu konuda son sözü de rahmetli Aliya İzzetbegoviç’e bırakayım. “Güzel yalanlar bize yardımcı olmuyor ama acı gerçekler iyileştirici olabilir.”