İnsansız Bir İnsanlık: İzlerin Ardından Bir Okuma

Abone Ol

“İnsanlık bu sonu beklemiyordu. Günün birinde devirlerinin kapanacağını tahmin ediyorlardı ancak yaşam ırmağının nasıl bir yatağı takip ederek yokluğa döküleceğini kestiremediler.”

Yakından takip ettiğim bir kalemin yeni çıkardığı kitabından ilk cümleler. Okumaya ilk başladığımda bir roman mı yoksa hangi türün içinde değerlendirilir bilemedim ama kesin olarak bildiğim bir şey vardı: Kurgulanmış yönü ağır basıyordu. Romanın tekniğinde var olması gereken bir anlatıcı vardı. Zaman vardı, mekân vardı ama insan yoktu.

İlk okumada tamamlayıcı unsurlar kafamda belirmeye başladı ama eserin tadını ikinci okumada almaya başladığımı söyleyebilirim. Çünkü yazar yeni solukların, yeni denemelerin hatta yeni oyunların peşinde koşmayı çok seviyordu. Özellikle bu eserinde bunu fazlasıyla hissettiriyor.

Kitabın başlığı hemen dikkatimizi çekiyor: “İnsanlığın Bir Dünü”. Zaten yazar daha kitabın başında okuruyla kelime oyunlarıyla yol almaya çoktan karar vermiş. Ama kurguyu orijinal kılan; kitabın tamamında insanlık var, insana ait her şey var ama insan yok. İnsandan kalan izleri takip ederek insan arayışının yolculuğuna çıkıyoruz denilebilir.

Fatih Baha Aydın, tanıdığımdan beri yazarlığın kendisine kıldığı tüm odak ve gelişim noktalarıyla, sinir uçları ile oynar gibi oynamayı seviyor. Yazarken onu cesaretli kılan şey aslında kendine ait alanı, kendine ait sesi çok iyi tanıması.

Her ne kadar roman desek de eserin kapsadığı alan bilim kurgudan düşsel gerçekliğe kadar farklı izlerde tespitler, izlenimler, dokunuşlar, ironiler ve göndermelerle; farklı anlatı teknikleriyle bizi baş başa bırakıyor.

Eserin asıl dikkat çekici noktası, insanlığı bir uzaylı uzmanın gözüyle değerlendirme altına alan bir korkuyla bize sunulması. İnsanlık hakkında, insandan kalanlarla bize insana ait dünyanın yorumları yapılıyor. Bizim için asıl ilginç nokta; insanlık sona ermiş ve insanlıktan kalan izler sadece İstanbul’da var. Ve dünyada insanlığa ait izler İstanbul merkez alınarak veriliyor.

Şöyle düşündüm: Günümüzde dünya merkezine İstanbul’dan bakabilir miyiz? Ya da dünya medeniyetine Türklüğün merkezinden bakabilir miyiz? Bize göre evet ama dünyaya göre hayır. Yazar İstanbul’u ve Türklüğü insanlık medeniyetinin elde kalan tek modeli olarak bize sunuyor.

Peki kalanlar neler? Yine yazarın sunumuyla:

“Bir zamanlar debdebeli bir yaşantının hüküm sürdüğü bu topraklar, sona hazırlık yapmamış bir medeniyetin ayak izleri ile doluydu.”

21. yüzyıl uygarlığına asırlar sonrasından bakış, bugünün gözüyle geleceğin gözü arasında bir köprü kurularak aktarılıyor. Aslında insanlığa dair verilmek istenenler gözümüzün içine baka baka sunuluyor. Kitabı okurken biz bunun ne kadar farkındayız sorusunun cevabını veremiyoruz.

Yaşadığımız anın bizde bıraktığı izleri ancak bir kitabın içinden bize sunulanlarla fark edebiliyoruz. Yazar kelimeler üzerinden bize hikâyeler anlatıyor. Bu hikâyeler insana dair değil; insandan geriye kalan kelimeler aracılığıyla kurulan hikâyeler.

Birkaç kitap, tabelalar, reklamlar ve özellikle duvar yazıları… Duvar yazıları insanlığın manifestosu gibi farklı yerlerde karşımıza çıkıyor ve bize, önünden geçip gittiğimiz halde, hepsini birleştirdiğimizde ortaya çıkacak mesajı görmeden yaşadığımızı fark ettiriyor.

Sonunda “insanlık ölmüş” dediğimizde aslında bunun çok daha önce, duvarlarda kalan izlerde başladığını fark ediyoruz.

Eseri okurken şu soru zihne yerleşiyor: Gerçek bizim için ne kadar gerçek? Gözlemlediğimiz, algıladığımız ve aktardığımız şey hakikaten gerçeğin kendisi mi?

Belki de gerçeği; metaforlarla, sembollerle, sezgilerle anlattığımızda asıl özüne yaklaşabiliyoruz.

Bu noktada eser, insanlığın neden yok olduğuna dair cevabı da içinde taşıyor: İnsanlık yaşamak istemedi, yaşamayı seçmedi. İntihar da etmedi, yok olmak da istemedi; sadece devamlılığı sona erdirdi. Doğmamayı seçti.

Bunu destekleyen alıntı da oldukça çarpıcı:

“Evet, evvela kültürü öldü, sonra da insanlık. Belki de insanlığın içindeki şarkı bitti… Hayata dokunmadan, kimseye temas etmeden, iz bırakmadan akıp gitmek istediler.”

İz bırakmadan akıp gitmek… Ama aslında insan, yaşamadan akıp gittiğinde kendi içindeki yok oluşu da tamamlamıyor mu?

Yazar, bir kalıntıda bulduğu Cahit Külebi dizeleriyle de bu hissi derinleştirir:

“Yine kamyonlar kavun taşır, fakat içimde şarkı bitti.”

Belki de yazar bir uzaylının değil, saf bir çocuğun gözünden bakıyordur dünyaya. Çünkü anlatıda karmaşık bir zihin değil, sade ve doğrudan bir bakış hâkim.

İnsan medeniyetinden kalanlara bakan anlatıcı, insanların neden eşya içinde kendilerini kaybettiklerini sorgular. Zaman zaman da bıyık altından güler:

“Kadıköy’de bir duvara ‘Sevenler birbirini üzüyor sürekli.’ yazan ozan bu gerçeği belki de boğazı seyrederken anlamıştır.”

Roman sekiz bölümden oluşuyor. Evlilikten inanca, ahlaktan topluma kadar pek çok başlık farklı izlenimlerle sunuluyor. Her bölümde bir duvara çarpıyoruz.

Ve anlıyoruz ki insanlığın bir günü, aslında insanlığın bir dünü.

Özellikle “Dahi Anlamında -De” ve “Nikâhta Keramet” bölümleri dikkat çekici.

“İnsanlar kimi zaman boş bir kâğıdı baştan sona imzalarla dolduruyordu… Belki de ortada bir hüküm yoktu; sadece varlıklarını belirtmek istiyorlardı.”

“İnsanın ‘nikâhta keramet vardır’ demesi şaşırtıcı değil… İnsan, kendi kurduğu bir kurumdan hareketle bir uzvuna isim verecek kadar anlam üretir.”

İnsanlık belki bir anda yok olmadı; önce anlamını kaybetti, sonra kendini…

Ve geriye, duvarlara yazılmış cümleler kadar sessiz bir boşluk kaldı.

* İnsanlığın Bir Dünü

Fatih Baha Aydın

Ötüken Neşriyat

İstanbul 2025