“İnsanlarımız Nankör Mü Oldu, Yoksa Doyumsuz Mu?”

Abone Ol

Değerli dostlarım, insan ırkının yaşaması için dört unsur gereklidir. Bu unsurlara eski dilde Enasır-ı Erbaa denir. “Nedir bu dört unsur?” derseniz, herkesin bildiği ama kıymetini bilemediğimiz şartlardır. Birincisi havadır. Atmosfer dediğimiz ve insan hayatı için şart olan, soluduğumuz havayı barındırır. İlki havadır. İkincisi ise mutlaka her insanın kullanmak zorunda olduğu ve hiç kıymetini bilemediğimiz su nimetidir. Üçüncüsü ateştir. Ateşi çok amaçlı kullanabildiğimiz gibi, pişirilmesi gerekli olan tüm besinlerin pişirilmesi için; kış aylarında da ısınmak için kullandığımız ateş nimetidir. Dördüncüsü ise insan fıtratının ilk oluşumu olan, asla temin edilemeyen ve üretilemeyen toprak nimetidir.

Su – Hava – Toprak – Ateş.
Sıralamayı herkes kendine göre yapabilir. Herkesin doğruları farklı olabilir zamanımızdaki gibi. Amma doğru bir tanedir. Doğru bilgi, doğru ilim, doğru hayat, doğru ticaret, doğru doğru diye sayfalar dolusu yazabiliriz. Saymış olduğum eski dildeki Enasır-ı Erbaa mevzuunda ise, birbirinden değerli olan bu şartların herhangi birisi eksik olsa insan hayatı sekteye uğrar.

Yaşadığımız bu coğrafyanın başka coğrafyalarda bulunmayan/olmayan çok ama çok özellikleri vardır. Biz bu özelliklere kısaca nimet deyiveriyoruz. Nimeti kullanıyor ve kullanmaya da devam ediyoruz. Ne zaman kurulduğunu ancak ve ancak Yüce Yaratıcının bilebildiği bu dünya gezegeninin yaşını ihtimaller dışında çok fazla bilmiyoruz. Yüzyıllar boyunca insan nesline süresiz ve karşılıksız olarak hizmet veren bu nimetlerin elbette bir karşılığı olması gerekmez mi? Saymış olduğum bu dört nimetin azaldığı asırlar olmuş. Kavgalar olmuş, savaşlar çıkmış. Zamanımızda da savaşlar var ama başka unsurlar için savaş çıkartılıyor gibime geliyor. Örnek vermek gerekirse; petrol olan tüm coğrafyalarda savaş ve sıkıntı var. Tarihte okuduk, su savaşları diye. “Sudan” diye de latife edilir; sudan sebeplerle çıkarılan savaşlar. İki mesajı barındırır bu cümlecik:
Birincisi, içtiğimiz ve kullandığımız su nimetinin yokluğu ya da azlığı nedeniyle çıkarılan savaşlar.
Bir de hiçbir gerekçe olmadan/gösterilmeden çıkarılan savaşlar.
Her ikisini de bu yüzyılda yaşamaya devam ediyoruz.

Gazetemizin duayen köşe yazarı ve bana göre canlı tarih diyebileceğim ağabeyim, Değerli İnsan Özcan ÖZGÜR Beyefendi de köşesine taşıdığı Dalaman Çayı’nın Aydın İline ve Aydın Ovası’na hayat verebilecek bir çalışmanın olduğunu ve yapılan hazırlık çalışmaları hakkında derinlemesine bilgi sahibi olduk sayesinde. İlimizde yaz-kış akan akarsuyumuz yok denecek kadar azdır. Kışın yağmurlar yağdığında adına “dere” dediğimiz su bentleri yağmur yağdığı esnada akar ve bir zaman sonra akmayı bırakır. İlimiz coğrafi bakımdan Rize İlimizden sonra en çok yağmur alan bir bölgeydi. Evet, yanlış okumadınız; Rize İlimizden sonra en çok yağmur alan bölge idi. Artık yağmur alıyor, alıyor da eksik bir biçimde yağmur alıyor. Dolayısıyla artık başta ilimiz ve komşu illerimizde gerek içmek için gerekse kullanmak için su ihtiyacımızı karşılayacak biçimde yağmur alamamaya başladık son yıllarda. İlimizin coğrafi bakımdan oldukça engebeli ve geniş bir alana yayılması sonucunda Seydikemer İlçemizden Bodrum İlçesi’ne kadar olan alanda sayabileceğim üç ya da dört akarsu mevcuttur: Eşen Çayı, Dalaman Çayı, Namnam Çayı ve Yatağan’daki Dipsiz Çay. Dediğim gibi irili ufaklı derelerimiz vardır da o dereler sadece birkaç saatliğine ya da birkaç günlüğüne kış aylarında yağmur yağarsa akarlar. İlçem Ula sınırları içinde Namnam Çayı ve Karabörtlen sınırları içinde Akçay Deresi mevcuttur. Namnam Çayı kış aylarında akar, yaz aylarında suyu aşağıya iner ve derinden akar. Akçay sadece kış aylarında akar. Dalaman Çayı, büyükçe bir çay olmak üzere kendine has yolu ve debisiyle uzun yıllardan beri insanoğlunun hizmetindedir. Bu günlerde yine üzerinde bir tartışma sürüyor. Üzerinde barajlarımız vardır. Kalan suyu ise sulama için değerlendirilir ve fazlası da deniz ile buluşur.

Naçizane Ula İlçem’de de Akarca Deresi adı altında bir çayımız mevcuttur. Kış aylarında akar. İlki 1986 yılında, ikincisi de 2022 yılında yapılan Akarca Göleti bulunmaktadır. İlk yapılan göletin yapılış gayesi Ula Ovası’nı sulamak idi. İdi diyorum. Artık hem yeterli su birikmiyor hem de göletten tarlalara su götüren kanaletler tamamen bitmiş, deforme olmuş durumda. Onlarca defa yazdım ve dikkat çektim. Ama bitmiş, tükenmiş olan kanaletler üzerinden bir çalışma başlatamadık. Ula Akarca Göleti bu sene yağan yağmurlar sonucunda doldu çok şükür. Ula Ovası’nda sulamayı gerektiren artık yapıl(a)mıyor. Kiraz ağaçlarını kesenleri duydum. Zira su olmaz ise hayat olmaz.

Yine hatırlatmak istiyorum: Göletimiz dolu, suyumuz var. Ancak sorumlu kurumlar/ kuruluşlar arzu edilen çalışmayı her nedense yapamıyor. Ya da mevzuat hazretleri devreye giriyor. Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü arasında dava olduğunu biliyoruz da nasıl sonuçlandığını ya da sonuçlandı mı, bu konuda kamuoyunun bilgisi yok. Zaten oldukça kısıtlı olan Ula Ovası’nda su meselesinin çözümlenmediğine şahit olan ağacı/bahçesi olan insanlar ya bırakmakta ya da adına “gen bırakma” dediğimiz üretimsiz (GEN) bırakma yoluna gidiyor. Kimseyi suçlamak gibi bir niyetim asla olamaz. Ancak her şey ortada duruyor. Üretime en çok zorunlu olduğumuz bu yüzyılda, üretim yapacak olan insanlara yardımcı olmak daha iyi değil mi?

Akarsularımız (Ula’yı kast ediyorum) kışları akar. Devamlı akan akarsuyumuz yoktur. İçme ve kullanma suyumuz kış aylarında Akarca Deresi’nde bulunan kaynaklardan, yaz aylarında yetmediği aylarda da kuyulardan çekilerek karşılanmaktadır şu an Muğla Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi tarafından. Yarın ne olur bilemeyiz. Ula’mızda akar suyumuz olmadığı için, göletlerimizde biriktirilen suyumuz da bilinçli ve ekonomik olarak kullanılmalı diye hep düşünmüşümdür. Çaresiz kalan birtakım çiftçi arkadaşlarımız da Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü’nden gerekli izinleri alarak sondaj açtırma ve suya öyle kavuşma yoluna gitmektedirler. Yer altı sularımız daha önceleri 10-12 metredeyken, bu günlerde duyuyorum 30-40 metre derinliklere de inmiş vaziyette.

Sadece su konusunu bir miktar duyurmaya çalıştım. Enasır-ı Erbaadan sadece su konusunu minnacık işleyebildim. Diğerleri de inşallah Allah’ım ömür verirse, önümüzdeki haftalarda yazılarımda buluşacak.

Son olarak bir latife ile yazımızı sonlandıralım:
Allah’ımız “Sudan” sebeplerle savaşların olmadığı/savaşların çıkarılmadığı günleri yaşamak bizlere nasip eylesin.

Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız.