İnsan, yalnızca yaşadığı yılların değil; o yıllar boyunca yaptığı seçimlerin toplamıdır. Hisleriyle haysiyeti arasındaki dengeyi kurabildiği ölçüde kendine yaklaşır ve insan olmanın hakikatini keşfeder.
Çok uzak yolların, çok uzak yılların ardında bıraktığı bir ömrün gelişleri ve gidişleri insan hayatında ne kadar iz bırakır? İnsan geriye dönüp baktığında, kendisine ait olanla yaşadıkları arasında gerçek bir bağ kurabilir mi?
Haysiyet ile hissiyat arasında dengeyi kurabildiği anda insan, gerçek denilen oluşumun yanı başında hisseder kendini. Çünkü zaman, insanın en büyük öğretmenidir. Onu sınayan, olgunlaştıran ve kendi hakikatiyle yüzleştiren en güçlü olgudur. İnsan zamanla kendini tanır, kendini sorgular ve içindeki insanla birlikte yaşamayı öğrenir.
Fakat insan, ham hâliyle kalmayı tercih ettiği, kendisini geliştirecek hiçbir değere dokunmadığı sürece ilkel kalmaya mahkûmdur. Bu ilkellik, onu insan olmaktan uzaklaştırır. Böyle bir hayat, yalnızca duyguların yön verdiği; fakat o duyguların bile tanımlanamadığı bir savruluş hâline dönüşür.
Hisler ile haysiyet arasındaki en güçlü bağ, insanın insanla hemhâl olmasıdır. Bir başkasına dokunabilmesi, ondan öğrenebilmesi ve ona bir şey katabilmesi… İnsan, ancak aldığı ve verdiği değerlerle tamamlanır. Tabiat, çevre ve insanın bu dünya üzerinde oluşturduğu her şey, bu tamamlanma sürecinin sessiz tanıklarıdır.
His ile haysiyet arasındaki ince çizgi, hayatı ne kadar derinlikli algılayabildiğimizle doğru orantılıdır. İyi ile kötü arasındaki denge de burada başlar. Kolay olan yolu seçmek, ilkel benliğin çağrısına teslim olmak ve insanı yavaş yavaş insanlığından uzaklaştıran karanlığa yönelmektir. Oysa iyi olmak, doğrunun yanında durmak ve haysiyet yolunu seçmek karakter ister. Karakter ise okumayı, düşünmeyi, sorgulamayı, eleştirebilmeyi; fakat bütün bunları yaparken kendisi olmayı başarabilmeyi gerektirir.
Tam da bu noktada Küçük Prens'in şu sözleri kulaklarımızda yankılanır:
"Çünkü sen benim yıldızımı, yıldızların içinden herhangi biri sanarak seyredeceksin. Böylece bütün yıldızlara bakmayı seveceksin. Yıldızların hepsi senin dostun olacak..."
Aslında her şey insan için bir seçim anına odaklıdır. Başlangıç da son da, insanın kendi senaryosunu yazmaya karar verdiği o ilk anda gizlidir. Anın oyuncusu insandır; fakat o ana hükmedebilmesi için önce sevmeyi öğrenmesi gerekir. Sevmek ise emek ister, yorulmayı göze almayı ister. Çünkü insan ancak emek verdiği kadar derinleşir.
Yine Küçük Prens'in o unutulmaz cümlesi bize yol gösterir:
"İşte benim sırrım çok basit bir sır: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl olan gözle görülmez."
Gerçekten de bütün seçimlerimiz gözün gördüğüne göre mi şekilleniyor; yoksa aklımızın rehberliğinde, hislerimizin haysiyetimizle buluştuğu yerde mi hakikatini buluyor? Bunu ancak gerçek anlamda insan idrakine ulaştığımızda fark edebiliriz.
Kendimize sahip çıkmak; yalnızca irademizi korumak değil, kendi hakikatimize sadık kalabilmektir. İnsan olmanın en büyük mücadelesi de budur. Çünkü insan, hislerini haysiyetiyle buluşturabildiği ölçüde kendisi olur; kendisi olabildiği ölçüde de ardında zamana direnen bir iz bırakır.
İnsan, hayatını seçimleriyle yazar. Hislerini haysiyetle, aklını vicdanla buluşturabildiği ölçüde yalnızca yaşamış olmaz; yaşadığı hayata anlam da kazandırır.
“Âlem, üç şeyin mecmuundan ibarettir: Varlık, düşünce ve hareket. Bunların hepsini kendinde toplayan insan, üç şeyin peşinde olmak için yaratılmıştır: Hakikatin, hayrın ve güzelliğin.”
— Nurettin Topçu, Damlalar