Kimisi der ki dünya kocaman bir köy, kimisi de der ki ucu bucağı olmayan koca dünya. İki söyleminde kendi bağlamında bir karşılığı vardır. İnsan dünyaya gözlerini açtıktan sonra yaşama tutunmaya çalışır. İdrak açılınca da hayata dair her şey belleğine kaydolmaya başlar. Hafıza kendisi için lazım olanları zamanı gelince kullanır. Lazım olmayanlar da arka belleğe atılır. Belki de hiç kullanılmaz.
Modern zamanlarda sanki dünya hayatı üzerimize boca edilmiş gibidir. Öyle çok uyarıcı vardır ki insan neye, nasıl zaman ayıracağını şaşırır. Aile hayatı, eğitim hayatı, içinde bulunduğu toplum, iş hayatı, genel medya, internet teknolojisinin sundukları, kitaplar, gazeteler, dergiler… Ve daha akla gelebilecek pek çok şey insana bir şeyler söyler veya gösterir. Bu “pek çok şey” diye adlandırdığımız kavramların kimisi kadim zamanlardan beri vardır kimisi de modern dönem imkanıdır.
Bunca zenginliğe rağmen insanın bir çelişkisi ortaya çıkmıştır o da bireysellik ve daha ilerisi yalnızlaşma. Zamanı yavaşlatan insandan zamanın akışına kapılan insan biçimine geçtiğimiz şu çağda bu nasıl mümkün olabilir sorusu akla gelecektir. Mümkündür efendim. Çünkü birey kendisine sunulan haz ve hız çağında gerçeği ıskalayarak kendisini bir fanusa kapatmış gibidir. Teknolojinin nimetleri(!) sanki kimseye muhtaç olmadan insan içine karışmadan onun kendine yetebileceğini salık verir. İnsan bu söylenene itirazsız uyar. Eğlence videoları, haber içerikleri, oyunlar, filmler, diziler, yapay zekâ sunumları, sosyal medya kullanımı, alış veriş ve daha birçok şeyi teknoloji ile yapmaktadır. Öyle ki bir yan odada bulunan yakınına bile telefonla ulaşmakta, oradan dile gelmektedir. Bu durum insanı hayatın merkezinden alıp kendi merkezine koyar. Böylece insan hayattan kopar.
Oysaki dünyanın merkezinde insan vardır. Bu gerçeklik asla değişmeyecektir. Çünkü dünya hayatı insan varlığıyla anlam kazanmaktadır. Yalnızlaşan insan toplumdan kopacak ve bir süre sonra dünya onun için anlamsız bir yer haline gelecektir. Sosyal, psikolojik, fiziksel sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Bir başka yönüyle insanı okuyamayan biri olarak aynı zamanda toplumu da okuyamayacaktır. Böyle bir bireyin topluma vereceği pek bir şey kalmaz. Aksine yük olur. Bu bireylerden oluşan toplum da hastalıklı hale gelir. Aynı zamanda çözümsüzleşip kangrenleşen toplum, ülkesi için tehdit olur.
O zaman çözüm nedir? Çok basit, hayatın içinde olmak. Bilge insan kendisine sunulan nimetlerin farkında olan ama ona kendisini kaptırmayandır. Böyle bir birey hayatı ıskalamaz. İnsanlarla zaman geçiren, onları anlamaya çalışan birey toplum sorunlarını kolay anlar. Doğadan kopmayan doğayı bilen bir birey hem üretkendir hem de doğaya nasıl davranacağını bilir. Okuyan okuduğunu da yaşadığı dünyada tatbik eden insan hayata anlam katar. Teknolojiyi haddi kadar kullanan onun hakkını verir. O zaman çık, dolaş sokakları… Bir pazar yerine, çarşıya karış. Dağa, bayıra çıkınca kurda kuşa selam ver. Gez, dolaş yeni kültürler, örfler öğren. Cemiyetlerden, cenazelerden uzak kalma. Aman diyene yardım et. Tebessüm edene ortak ol. Ağlayana el ver ki her şeyin kıymeti bilinsin. Kahvede, toplantıda, ziyarette, işte, alışverişte olmadıktan sonra sadece cam fanusların içinde, sırça köşklerde yaşamanın ne anlamı var?