Görmezden Gelme Hastalığı

Abone Ol

Geçen hafta değerli bir yazar büyüğümü aradım. Uzun süredir kitap fuarlarında görüşemiyorduk. Selamlaşma sonrasında konu dünya gündemine geldi. Meseleye dair geniş ve ufuk açıcı muhabbetin sonuna doğru, “Hocam, yeni çalışma var mı?” diye sordum.

“Yazdım ancak bir türlü bastıramıyorum.” dedi. Ve başladı anlatmaya…

Çok özel bir konusu olan ve uzun bir çalışma sonrasında tamamladığı dosyayı, geliri hayır işlerinde kullanılmak üzere bir sivil toplum kuruluşuna vermiş. Ancak bir buçuk yıl geçmesine rağmen bir türlü basmamışlar. Bütün ısrarlara rağmen kitap basılmayınca, “Bari sözleşmeyi iptal edelim.” dediğinde ise üç yüz bin lira para istemişler.

“Yuh…” dediğinizi duyar gibiyim. Gerçekten de iyi niyete karşılık böyle bir arsızlık ve ahlaksızlık herkese “yuh” dedirtir.

Yazarımızın görüşmediği kişi, derdini anlatmadığı yetkili kalmamış. Bu üç-beş yüzsüzün, sivil toplum çatısı altında ve etkili kişilerin adını kullanarak yaptıkları dolandırıcılığı birçok kişi bilmesine rağmen bir gelişme olmamış.

Bazıları, “Hocam, haklısınız ama bunların arkasında falanlar var. Hiç boşuna uğraşmayın.” nasihatiyle geçiştirmiş. Bazıları da hiç önemsememiş olup biteni. Oralı olmamış.

Yazarı en çok da “Adama bak, üç kuruşluk mesele için kalkıp buralara geliyor. Alt tarafı bir kitap…” basitleştirmesi kahretmiş. Oysa mesele bir kitap değil. Mesele çok daha büyük. Sosyal bir sorun…

Bir memleket meselesi halini alan bir mesele… Ortada büyük bir dolandırıcılık var. İnsanların duygularını ve güvenini kötüye kullanmak var.

Vebal var. Ve bu vebale, konudan haberdar oldukları halde engel olmak için adım atmayanlar da ortak.

Dostoyevski, Suç ve Ceza’nın bir yerinde etkili ve yetkili kişilerin bu kayıtsızlığını ve sorumsuzluğunu şöyle ifade ediyor: “… pek çok dâhinin tek tek birtakım kötülüklere hiç aldırmadıkları, bunların üzerinden düşünmeksizin atlayıp geçtikleri…”

Etkili/yetkili insanlar, insanların sorunlarına, acılarına, düşüncelerine neden bu kadar kayıtsızlar?

Meslek hayatım boyunca buna benzer kayıtsızlık durumlarıyla ben de çok karşılaştım.

Şahsi değil, toplumsal/kurumsal meselelere dair çok önemli konuları/sorunları paylaştığım birçok yetkili kişinin ya da amirimin kayıtsızlığına çok şahit oldum.

“Nereden çıktı şimdi bu mesele?”

“Senden başka bunu gören ya da bu durumdan şikayetçi olan yok mu?”

“Bakarız…”

“Beni durduk yere falanla karşı karşıya getirme.”

Bu kadarıyla kalsa iyi… “Ne yapalım, ben elimden geleni yaptım.” der, kenara çekilirsiniz. Aksine böyle bir sorun olmadığı, abartıldığı, şahsi bir çıkar/mesele nedeniyle böyle bir sorunun dile getirildiği şeklinde sizi itham eden bir bakışla karşılaşmak insanı ciddi şekilde üzüyor.

İnsan, bir başkasının sıkıntısını ya da kurumsal işleyişten kaynaklanan ve geneli olumsuz etkileyen bir sorunu dile getirmekle ne çıkar elde edebilir ki?

“Duymadım, görmedim, bilmiyorum…” mu diyelim! “Başının çaresine baksın!” mı diyelim!

Şükür ki, bu yaşıma kadar başkalarının acısına, sorununa, derdine, ihtiyacına karşı duyarsız olmadım. İlgisiz kalmadım. Elimden gelen bir şey varsa yapmaya çalıştım. Başkalarına iletilmesi gerekiyorsa da hiç tereddüt etmeden söyledim. Gerisi onlara kalmış.

Meslek hayatım boyunca amirlerime hiç yanlış/taraflı bilgi vermedim. Sonucu ne olursa olsun, doğruyu söyledim. Bir hesaba binaen konuşma geçmedi aramızda. Doğrusu ve olması gereken neyse onu söyledim.

Yine şükür ki, uyarılarımı/bilgilendirmemi dikkate almayan birçok yöneticim, çok geçmeden haklı olduğumu gördü/anladı. Tabi ki, çoğu zaman iş işten geçmişti. Sonuca üzülsem de doğru yerde durduğumu görmenin mutluluğunu hep yaşadım.

Böyle olmamalı… İnsani, vicdani, ahlaki sorumluluklarımız var. Sadece konumumuzu sabitlemeye, koltuğumuzu korumaya odaklanarak bu sorumluluklarımızı unutmayalım.

Yukarıdakilerin gönlünü etmeye çalışırken, mazlumun ahını almayalım. Yukarıdakilerin gazabından kurtulmaya çalışırken, daha yukarıdakinin (Ekber’in) gazabına uğramayalım.

Haftaya da inşallah aynı olayın bir başka boyutunu ele alalım.

15.07.2026