Gönül Al Ama Vebal Alma!

Toplum olarak mahkemelerimizi sadece adliye saraylarında değil; çoğunlukla ayaküstü sohbetlerde, kalabalık sofralarda, kapalı kapılar ardında, sosyal medya platformlarında kuruyoruz. Çünkü hiçbir nedeni yokken birileri hakkında “iyi” ya da “kötü” değerlendirmesi yapmak, modern zamanın en yaygın alışkanlığı haline geldi.

“İyi” dediğimiz birine hesapsızca yol verip, önündeki bütün kapıları açıyoruz; “kötü” dediğimiz bir başkasının önüne, nedenini kendimizin de bilmediği taşlar koyuyoruz.

Sahi, o insanı “iyi” ya da “kötü” diye etiketleyecek kadar tanıyor muyuz? Ayda yılda bir selamlaştığımız, sadece uzaktan gördüğümüz, sosyal medyadaki süslü cümlelerine veya üzerindeki markalı kıyafetine bakarak iç dünyasına dair fikir yürüttüğümüz kişilere kefil olmak ne kadar doğru? Kim olduğuna bakmaksızın; nereli, kimden, kiminle olduğuna bakarak verdiğimiz kararlar ne kadar doğru?

Eskiler, bir insanın gerçek yüzünü görmek için ya yol arkadaşlığı ya da ticari ortaklık yapmak gerektiğini söylerler. Çünkü insanı yol yorar, para ise test eder. İnsanın içindeki “öz”, ancak konfor alanı bozulduğunda ya da güçle/parayla tanıştığında dışarı sızar. Gerçek fıtrat, ancak menfaat söz konusu olduğunda kendini gösterir.

Peki, yol arkadaşlığı ya da ticari ilişkinin olmadığı durumlarda bir insanı nasıl tanıyacağız? Tecrübelerim bana iki güvenilir turnusol kâğıdı olduğunu fısıldıyor:

Birincisi, işine gösterdiği özen… Bir insanın mesleğine bakışı, hayata ve insanlara duyduğu saygının imzasıdır. İşine gösterdiği özen, karakterinin yansımasıdır.

İkincisi, güç karşısında takındığı tavır… İşte asıl sınav burada. Bir insanın karakteri, kendinden üsttekine gösterdiği baş eğmede değil, hiyerarşik/güç olarak kendinden altta gördüğüne karşı sergilediği tutumda gizlidir.

Müşterinin garsona, yöneticinin personele, ev sahibinin yardımcıya, güçlünün güçsüze karşı tavrı; o kişinin gerçek kimlik kartıdır. İşte bu verilen değer ve gösterilen nezaket; sadece gücün/çıkarın/itaatin olduğu yerde değil, hiçbir mecburiyetin olmadığı yerde sergileniyorsa “asalet” adını alır.

Eskilerin o muazzam edep tarifi tam da burada kendini gösteriyor: “Edep; “mâ-fevkini (üstünü) çok görmemek, mâdûnunu (astını/aşağıdakini) tahkir etmemek, herkesi haliyle hoş görüp Hâlık’ın hatırı için mahlûka merhamet etmektir.” İşte böyle bir edebe sahip olan kişi hakkında rahatlıkla “iyi” demek mümkündür.

Sonuç olarak; kimse hakkında gıyabında darağacı kurmayalım. Birini “iyi” diye göklere çıkarmadan veya “kötü” diye yerin dibine sokmadan önce, o kişinin kim olduğuna bakalım. Kiminle olduğuna ya da nerede olduğuna değil.

Kim olduğunu bilebilmek için de güçsüzle olan ilişkilerine, güçle olan imtihanına ve işindeki dürüstlüğüne, işine gösterdiği özene bakalım. Zira asıl iyilik-kötülük, kimsenin bakmadığı yerde takınılan tavırda gizlidir. Gerçek temizlik, görülmeyen yerlerin temizliği ile anlaşılır.

Şunu da unutmayalım: Birilerine sırf menfaati için, birilerine yaranmak için, grubun onayını almak için, başkası öyle dediği için “kötü” demek de vebaldir. Hatta ağır bir vebal… Bu vebali sırtlananlar, gün gelecek o vebalin altında kalacak.

Gönül alalım ama vebal almayalım.

07.01.2026