Gökyüzünü Omuzlarında Taşıyan Babalar

Abone Ol

Babalar Günü yaklaşırken ekranları lüks saatler, pahalı parfümler ve şık kravat reklamları kaplıyor. Bizlere hep vitrinlerin ardındaki o parıltılı, kusursuz babalık imajı satılmak isteniyor.

Oysa bu memleketin yoksul mahallelerinde hikaye çok başka akar. Bizim babalarımız kendi doğum günlerini unutur ama çocuğunun ayakkabı numarasını ezbere bilir. Kimsenin alkışlamadığı fazla mesailerde, ertelenen hayallerde ve yıpranan ceketlerde saklıdır onların babalığı. Vitrinlerdeki o süslü paketlere hiç benzemez; bu topraklarda babalık, çoğu zaman sessiz ve derin bir fedakârlığın adıdır.

Çocukken bunu anlamayız.

Babamızın neden bu kadar az konuştuğunu, neden bazı şeyleri kolayca yasakladığını, yüzündeki o yorgun çizgilerin ne anlama geldiğini çözemeyiz. Hatta bazen bizi sevmediğini, dünyayı hiç anlamadığını düşünürüz.

Mark Twain, insanın gençlikteki bu körlüğünü ne kadar güzel özetler:

"Ben 14 yaşımdayken, babam benim için o kadar cahildi ki, ona hiç katlanamıyordum. Ancak ben 21 yaşındayken, bu yaşlı adamın son yedi yılda ne kadar şey öğrenmiş olduğuna şaşırdım."

İşte hepimiz tam olarak bu yoldan geçeriz. Sonra büyürüz...

Bir gün kendimizi bir elektrik faturasını düşünürken, çocuğumuzun geleceği için kaygılanırken, gecenin bir yarısı mutfak masasında hesap yaparken yakalarız. İşte o an, omuzlarımıza hayatın yükü bindiğinde, yıllarca hiçbir şey bilmediğini sandığımız o insanların aslında dünyanın en zor matematiğini çözdüğünü fark ederiz. Azıcık bir parayla koca bir yuvayı nasıl ayakta tuttuklarını, kendileri hep "tok" görünürken evlatlarını nasıl eksiksiz büyüttüklerini anlarız.

Kusursuz değillerdi elbette. Kimi sevgisini göstermeyi beceremedi, kimi sarılmayı hiç öğrenemedi, kimi de sessizliğe sığındı. Ama hepsi, çocukları kendilerinden bir adım daha iyi yaşasın diye kendi küçük mutluluklarından vazgeçti.

Ne acıdır ki insan, babasının ne kadar haklı olduğunu fark ettiği yaşta, bunu onun yüzüne söylemek için genellikle geç kalmış olur.

Çünkü bir gün, o telefon bir daha çalmaz.

Kapı bir daha açılmaz. Sorulacak sorular, edilemeyen teşekkürler, yarım kalmış sarılmalar avucumuzda kalır. Şükrü Erbaş’ın o sarsıcı dizeleri çöker insanın içine:

“Babam öldü.

Gökyüzü yere indi.

Babam, sustuğu bütün sözleri götürdü.

Toprağın gökyüzünden büyük olduğunu

o gün öğrendik…”

İşte o dağ devrilip gökyüzünün ağırlığı kendi omuzlarımıza bindiğinde anlarız her şeyi.

Eğer hâlâ o telefonu açacak bir babanız varsa, bu Babalar Günü'nde reklamların bize dayattığı hediyeleri bir kenara bırakın; sadece arayın, yanındaysanız sarılın. Eğer yoksa, onun sessizce göğüs gerdiği tüm fırtınalara minnetle, güzel bir hatırayla anın.

Gökyüzünü omuzlarında taşıyan, susarak seven tüm babalara saygıyla...

Babalar Günü kutlu olsun.