Gençlere Ahlaksızlık Dersleri

Abone Ol

(Bu ülkede gençlere ahlâkı nutuklar değil, yetişkinlerin kurduğu düzen öğretiyor. Torpili emek, gösterişi iyilik, kurnazlığı zekâ, susmayı akıllılık diye pazarlayan bir toplumun çocuklara vereceği en tehlikeli ders budur.)

Bakın gençler…

Size okulda ahlâk anlatılır.
Evde dürüstlük öğütlenir.
Törenlerde erdemden, çalışmaktan, liyakatten söz edilir.

Ama bu ülkede size asıl dersi çoğu zaman sözler değil, yetişkinlerin kurduğu düzen verir.

Türkiye’de liyakat falan tek başına pek bir işe yaramıyor artık.

Ne önemli biliyor musunuz?

Yılışık insan ilişkileri.

Önce “sosyal sermaye” sayılan bir çevreye dahil olacaksınız.

Bir dernek…
Bir vakıf…
Bir oda…
Bir platform…
Olmadı kanarya sevenler cemiyeti…

Siz anladınız.

Açılış kaçırmayacaksınız.
Kokteyllerde gözükeceksiniz.
Her fotoğrafın kenarında siz de olacaksınız.
Hatta mümkünse her makam sahibi ile fotoğraf çektirip paylaşım yapın.

“Hayır” kelimesini mümkünse hayatınızdan çıkaracaksınız.

Onun yerine:

“Hallederiz…”
“Bir bakalım…”
“Bir şekilde çözeriz…”

diyeceksiniz.

Çok muhalif de olmayacaksınız.
Kararında eleştireceksiniz.
Küçük puntolarla yazıp iki gün sonra sileceksiniz.

Üst grup bağırsın…
Siz edindiğiniz mevkiye bakın.

İşlerinizi de biraz gösterişli yapın.

Kıyafetiniz, duruşunuz, fotoğrafınız, cümleniz hep “önemli biri” havası taşısın.

Çünkü bu düzende bazen işin kendisinden çok, işin vitrini para ediyor.

Cenazeleri sakın kaçırmayın.
En önde durun.
Taziyede üzgün yüz…
Çıkışta ağaç altında ekonomi, ihale ve bağlantı sohbeti…

Her meseleye de Vizontele’deki gibi:

“Benim dedemin katırları vardı…”

diye girin.

Merak etmeyin.

Kimse size:

“Yalan konuşuyorsun.”

demez.

Sadece siyasetin koridorlarında değil ki bu rüzgâr…

Hayatında tek satırını okumadığı, başkasının yazdığı makalelere adını “ortak yazar” diye ekletip doçent olanlar da aynı kulvarda koşuyor.

Kürsüye çıkıp bilimsel ahlâktan söz ediyorlar…
Sonra odalarına çekilip unvan yağmasının tadını çıkarıyorlar.

Sosyal medyada ise “hayırseverlik” tiyatrosu vizyonda.

Bir elin verdiğini diğer el görmeyecekti hani?

Şimdi bir elin verdiğini cep telefonu kamerası gözümüze sokuyor.

Fakirin mahcubiyetinden, çocuğun gözündeki yaştan “beğeni” ve “itibar” devşiriliyor.

İyilik bile artık bir halkla ilişkiler çalışmasına dönüşmüş durumda.

İş dünyasına bakıyorsunuz…

LinkedIn münafıklığından geçilmiyor.

İçeride çalışanına kan kusturan, mobbingin kitabını yazan adam; dışarıda “insan odaklı liderlik” postları paylaşıp alkış topluyor.

Çünkü mesele artık ne olduğun değil; kendini nasıl ambalajladığın.

Trafikte emniyet şeridinden gidip herkesin önüne kaynak yapmayı “uyanıklık” sanan adam da aynı düzenin parçası.

Sırada bekleyeni enayi gören,
kural tanımamayı zekâ sanan,
kul hakkını sadece vaazlarda dinleyip direksiyon başında ilk fırsatta çiğneyen o zihniyet…

İşte bu çürümenin mikro işlemcisi.

Sonra ne oluyor biliyor musunuz?

Diyelim ki bir belediyeye ya da kamu kurumuna mühendis alınacak.

Bir tarafta yıllarca emek vermiş, iyi okullarda okumuş, kendini yetiştirmiş gençler var.

Öte tarafta ise arkasında tanıdıklar, referanslar, kapı kapı gezdirilmiş kartvizitler olan başka gençler…

Sonra işe kim giriyor?

Çoğu zaman en çok emek veren değil; en güçlü bağlantısı olan.

Sonra da utanmadan:

“Biz çocuklarımız için çok emek verdik.”

deniliyor.

Hayır kardeşim.

Bazılarınız emek vermedi;
bağlantı biriktirdi.

Hep aynı şeyi yaptınız.

Biz kuralları sadece önümüze engel olduklarında çiğnemiyoruz.

Biz kuralları, başkalarının önüne geçmek için basamak yapıyoruz.

En kötüsü ne biliyor musunuz?

Bunu artık normal sanıyoruz.

Bakın…

Bu anlattıklarım parti meselesi değil.

Bu bir ahlâk meselesi.

Çünkü ahlâksızlığın partisiz olduğunu unuttuk.

Karşı mahalleden biri yapınca “rezalet” diyoruz…
Bizim taraftan biri yapınca:

“İdare ediver…”

Hırsızın, liyakatsizin, arsızın arkasına parti, cemaat, akraba kalkanı koyup onu koruyoruz.

Sonra dönüp:

“Bu ülke neden düzelmiyor?”

diye soruyoruz.

Çünkü mesele yalnızca sistem değil.

Biraz da biziz.

Çünkü çocuklar bizim anlattığımızı değil, yaşadığımızı öğreniyor.

Ve ben her öğrencime, her gence, kendi çocuklarıma şunu söylüyorum:

“Senin annen-baban sana karşı dünyanın en iyi insanı olabilir…

Ama inan, herkese öyle değiller.”

İşte ahlâk meselesi tam da burada başlıyor.