Gelenekçiler, Kültürcüler, Yeni Osmancılar, Eski Osmancılar, Milliyetçiler Neredesiniz?

Gün geç vakte kalıyor, güneş cılız doğuyordu. Zaman güneş sarısıydı. Tepeler aydınlanmaya başladı. Ardından ova. Bir süre sonra üzüm bağları geride kalmıştı. Dar yolları aşıp şehrin kapısına vardım. Kapı dediğime bakmayın. Nüfusu yazan tabelayı görmüştüm. Yüksek binaların arasında saklanmış kıymetliyi görecektim. Yazık olmuştu. Eskiden önce kıymetli selamlardı. Şimdi ise onu içine saklayan yüksek binalar selamlıyordu. Yine de içimdeki heyecanı öldürmek istemedim. Zihnimdeki karamsarlığı savuşturdum. Şehrin içine dalıp gittim. Ara sokaklara. Hoş geldin Kula… Gerçek, has, hasbihalli Kula! Lakabı da var. Yanık ülke!

Sabırsızdım. Arabayla o dar sokakları arşınlamak istemedim. Yürümek, havasını koklamak, insan sesi duymak istiyordum. Karakavruk Camii’nin olduğu sokağa aracı park ediverdim. Gün benimdi. Diğer günde… Zamanı iyi değerlendirmem gerektiğini biliyordum. Güneş tepeye kuruldu. İçim ısındı. Şehir ısındı. Sokakların cıvıltısı dar sokaklardan taşıp diğerine akıyordu. Birkaç eski ama şirin evi geçip gitmiştim bile. Sokaklar beni çağırıyordu. Yüzü tebessümlü iki yaşlı teyzeye selam verdim. Hemencecik aldılar. Ve samimiyetle uğurladılar. Yukarılara baktım. Kiremitleri düşmeye meyilli çatılara… Yerinden ayrılmak için gün sayıyor. Biraz içim burkuldu. Yok mudur sahibi sahip çıkanı diye hayıflandım.  Neredesiniz gelenekçiler diye mırıldandım.

Yürüdüm. Sokaklarda bisiklete binip cıvıldaşan çocukların gürültüsüne karıştım. Konaklar, ahşap trabzanlar, duvar süslemeleri, ihtişam, sanat, kültür beni karşıladı. Yüksek duvarların ardı Türk eviydi. İçim bir hoş oldu. Gelenek, kültür bize aitlik buydu işte. Kapılar çaldım. Açıldı. Bazı konakların ahşap merdivenlerini saygıyla tırmandım. Bakışlarımı gezdirdim. Süslemeler, ocak başı bezemeleri, özenle tasarlanmış odalar hepsi bir bezemenin en güzel nakışı gibiydi. Sanki biri eksik kalsa hiç tamamlanmayacak gibi… Tarihe aitliklerini okudum. Atalarımızın mirasıydı. Bu özenle korunması sahip çıkılması gereken. Ne var ki güzel konakların ardında yıkılmaya yüz tutmuşlar yeniden yüreğimi burktu. Ahaliye sordum. 3 bin tarihi ev var bin tanesinden fazlası tescilli dediler. Ses içimde yankılandı. Peki ne olacak? Yapılmazsa yıkılacak mı? Bize ait olan yok mu olacak? Başlarını öne eğdiler. Biz de öylece bekliyoruz. Restorasyonlar devam ediyor ama ağır ilerliyor dediler. Bu boyun büküşler kederliydi. İzimiz kaybolmasın feryadı gibi algıladım. Neredesiniz ey yöneticiler demek istedim.

Ahali ile sessizce vedalaştım. Aralara serpiştirilmiş Rum evlerinin de akıbeti pek farklı değildi. Bazı evlerin duvarında kocaman satılık yazısı. Çaresizlikten mi bilinçsizlikten mi yoksa şartlardan mı bilemediğim bir kaçıştı bu? Gidenlere dur demek istedim. Kim bilir kaç sokak, kaç ev kaç insan geçip gitti bu şehirden. Evliya çelebi 8 mahalle 24 camii 6 han 3 hamam 200 dükkan dermiş. Evler yerinde ama ilgi bekler. Camiler çoğalmış ama cıvıltı bekler. Evliya Çelebi beni de bu hali de yöneticileri de görmesin. Çok üzülür diye düşündüm. Onu gönderdim. Kaldım yanık ülkeyle baş başa. Sokaklar beni hep bir güzelliğe bağlıyordu. Abdurrahman Camii tabelasını gördüm. Hemen karşısında Beyler evi bir ona bir diğerine baktım. Biraz mahzunlardı. Birinde cemaat az, birinde ziyaretçi az. Ne yapsınlar onlar görevini yapmış, sadece bize sesleniyor. Buyrun gelin diye. Camiye de konağa da uğradım. Dışı sofalı üç odalı konak üç kattı. Türk evinin özellikleriyle bezenmiş bu konağı suskunlukla ve saygıyla sadece izlemeye koyuldum. Sofadan, odaya, pencereden, tavana her yerde eşsiz bir sanat vardı. Hayatın tavanındaki sekizgen göbekte bitkisel motifler insanı alıp götürecek cinstendi. Sanki 18. Yıla yürüdüm. Ardından etrafıma baktım. Bazı sokaklar gibi ıssız ve pek uğrayanı olmayan konak. Merdivenlerden sormak istedim. Neredesiniz kültürcüler?

Konaktan başımı çevirdim her yer aslında aynı güzellikteydi. Hepsine koşmak hepsine sarılmak istedim. Yol beni Essanlar Konağına götürdü. Bir başka keyifli an daha diye iç geçirdim. Ötücü kuşlar birer ikişer geçip gitti. Doğa ve doğallık nasıl da birbirini tamamlayan iki kelime… Ağaçlar, kuşlar, ahşap, tarih hepsi birbirinin içinde kim bilir kaç heybetli insan çıkıp indi bu merdivenlerden yiğitler beline kamayı koyup düşmana karşı nasıl planlar yaptı kim bilir, analar evde güzellikler donatırken çocuklar da ocak başında nasıl ısındı kim bilir. Öyle bir sahne ki bakmaya doyamazmışım gibi geliyordu. Eskiyi yad edenleri düşündüm. Şimdi büyük şehirlerde betona boğulmuşlardı. Geçmişi kitaplarda okuyup hey gidi koca Osmanlı ne güzel miraslar bıraktın bize deyip deyip mutlu oluyorlardı. Oysaki gerçek şudur. Onlar asansörle rezidans tırmanırken ben pek kimsesi kalmayan merdivenlerden iniyordum. Bağırmak istedim neredesiniz eski Osmanlıcılar?

Yeniden sokaklara karıştım. Gül yüzlü insanlar bitmiyordu. Çarşı girişinde köyden inen neşeli bir büyüğün selamıyla irkildim. Oysaki tabelaya dalıp gitmiştim. İstersen yarenlik ederim dedi. Eliyle de işaret etti. Saydı uzun uzun Kestaneciler Konağı, Zabun Hocanın evi,  Yörük Hasan Sokak, Zühtü Bey, Doktor Aristi… Uzadı gitti. Dur dedim. Yol aldım birazına diğeri de bir zaman sonra. Güneş tepeden -o karşıdan- gülüşüyle ısıtıyordu. Çarşıyı da gösterdi. Eh madem kendin bilirsin. Çarşı da şurası. Gelmiştim. Teşekkür edip yürüdüm. Yüz yıldan fazla ocağı yanan lokantalar karşıladı. Ekmek dolması, içli pilav, oğlak güveci, odun köfte, darp, kabaklı pide, şekerli pide… Uzadı gitti. Osmanlı mutfağı bu kardeşim dediler. Helvaya da uğramayı ihmal etme diye tembihlediler. Kara tahin, beyaz helva, pekmez… Atalardan miras bu dükkân kaç kuşak bilinmez dediler. Kula ekmeğini tembihlediler. Güneş kayıp gidiyordu. Ben de hızlandım. Ekşi maya tarihi ekmek dediler. Sıcak, kokulu ve doluydu. Atalardan miras bu dediler. İkram etmek için de çokça aldım. Semerciler, halı dokumacıları, testiciler, ahşap oymacıları, taşa hayat verenler hepsine saygıyla eğildim. Bir şehir yaşıyordu. Dünden bugüne miras devam ediyordu. Yeni hayal kuranlara yeni Osmanlıcılara mektup yazmak istedim. Buyrun yaşayacak miras burada kimi bekliyorsunuz?

Rüzgâr ufak ufak etkisini artırmaya başlamıştı. Akşam telaşı sokaklardaydı. Son kez Sungur Bey Hamamı’na uğrayıp öylece dinlenmek istedim. Selçuklu mirasıydı. Adına yakışır şekilde ney şöleni ile ağırladı beni. Artık bir kültür yuvası olmuştu. Ruhum dinlendi. Aklım sorularla dolu bedenim biraz yorgundu. Tek ayakta kalan ruhumdu galiba o da bu şehirde olmaktan dolayı. Sabahı bekledim. Gün aydınlasın da yürüyeyim diye. Türk şehrini biraz daha gezeyim diye. Soğuk bir Kula akşamında taş duvarlara bakarak benim olmayan ama bana aitmiş gibi hissettiğim konakta uyuyup kalmışım.

Gün aydınlanmadan uyandım. Ferahtı bedenim. Dinlenmişti. Ruhum ona eşlikçi. Sadece aklımdaki sorular, sorgular duruyordu. Bir süre sonra güneş pencereden usulca süzüldü. Kalktım. Yanık ülke beni bekliyordu. Dar sokaklara daldım yine. Bu şehrin insanı erken uyanıp işe koyulmuştu bile. Türk evi var dediler. Eliyle işaret ettiler. Birkaç sokak kıvrıldım. Kapı açıktı. İçeri girdim. Başladılar anlatmaya, burası Kestaneciler Konağı Türk mimarisinin tüm özelliklerini yansıtır. Altta mutfak, kiler, ahır üstte ise aile odaları… Dinledim. Gözümü bile kırpmadım. Adam sağa döndü. Bu da nar ağacı Türk evinin sembolüdür. Bolluk bereket demektir. Ayrıca hükmetmeye de işaret eder. Biz nara sahip çıkarız. Her gelene de berekettir diye ikram ederiz, dediler. Öz kültür yaşıyordu. Bir süre dolaşıp buruk halde evden ayrıldım. Zira hemen ötesindeki evler mahzundu. Baktım nar var mı diye evet bazılarında var ama kimsesiz ev… Vatanseverlik neydi? Özüne sahip çıkmaktı. Sokağın başında içim sıkıldı. Neredesiniz ey milliyetçiler diye ağlamak istedim.

Bir yanı bahar bir yanı kış şehir. Sokaklarda aynı tempo dolanışla akşamı buldu. İçim hoştu ama aklım huzursuzdu. Miras günden güne erimesin diyeydi bu dertlenme. Tarih bize miras bırakmış ama kıymet bilme konusunda zaaflıydık. Her şeye rağmen birileri bu mirası yaşatıyordu. Yarın mı yarınlar ne getirir kestiremiyordum. Bu sebepten neredesiniz diye haykırmak istedim. Sokaklar birer ikişer geride kaldı. Yola revan oldum. Hoşça kal Kula. Nasipse yine geleceğim!