Gadın Senemim…

23 Temmuz’da ruhu özgürleşen canım dedemi anlatacak bir kelime seçmem gerekseydi o kelime “mücadele” olurdu. Yaşamının son yıllarını saymazsak, ömrünün hep mücadeleyle geçtiğinden dem vururdu. Uzun ve meşakkatli yaşamına bakarsak pek de haksız sayılmazdı. Siyasi mücadelesini zaten kendi yazılarında yıllarca yazdı. Benim bahsetmek istediğim ise yaşama nasıl tutunduğu ve son yıllarında akranlarına göre şaşırtıcı olarak rutinlerinden vazgeçmemesiydi.

Üstelik teknolojiyi takip ediyordu ve yeniliğe açıktı. Vefatından yaklaşık iki ay öncesine kadar, gazetemizde haftada bir yayınlanan köşe yazılarını yazmaya ve haber merkezine internet ortamında servis etmeye devam etmişti. Pandeminin başlarında rahmetli babaannemle birlikte yakalandıkları covid yüzünden hastane ortamında tedavisi gerekmişti. O, yatışı olur olmaz odalarında ibadet edebileceği uygun bir alan yaratmış, kitaplarını ve günlük gazetelerini okumaya devam etmişti.

Ömrünün son demlerinde çeşitli kazalar geçirdi. Yaşam sevinci ve mücadeleci tavrıyla hepsinin üstesinden gelmeyi bildi. Bize de örnek oldu.

Ne dersiniz, ruhunun bedenine sığmadığını düşündüğünüz insanlar olur mu?

Benim için dedem bu kişilerden biriydi işte. Geçtiğimiz ayın 23’ünde 95 yaşında vefat etti, bana göre bedenine sığmayan ruhu özgürleşti...

*

Kadın sığınma evlerinin varlığı ve sayısı hep içimi ürpertmiştir. “Zarar göreni korumak, zarar verene hedef şaşırtmaktan öteye gider mi?” diye düşünürüm. Sığınma evleri yanı sıra ıslah evlerinin etkili olabileceğini aklımdan geçirirdim ta ki ıslah evlerinin suç işleyen çocuklara yönelik olduğunu fark etmeme kadar!

Canlılara zarar verilmeden, henüz potansiyel suçlu durumundaki çocuk ve yetişkinler için de ıslah evleri olsa, daha az can yanar belki.

Çocukların ilkokul sıralarında aşina oldukları “akran zorbalığı” popülasyonuna karşı “alınan tedbirlerden” tutun, yetişkinlerin birbirini ve diğer canlıları katlettiği cinayetlere uygulanan cezalar, aynı suçun başka kimselerce tekrarı açısından ne denli caydırıcı oluyor?

Ne yazık ki, suçlar da kararlar gibi emsal teşkil ediyor…

*

Acaba Senem’in ruhu da özgürleşmiş midir?

Kadın/erkek ayrımına, kadınlara yapılan çifte standartlara ve bunu talep eden kişilere karşı biri olmama rağmen, kadın olmanın günden güne zorlaştırıldığını gözlemlerken büyük üzüntü duyuyorum.

Bir canlı grubu olan insandan erkek cinsi nasıl oluyor da kadın cinsini hazmedemiyor anlamakta güçlük çekiyorum.

Kadının saçı başı, kılı, tüyü, örtüsü, kırmızı ruju, eteği, pantolonu, topuklusu, topuksuzu başka bir kadını ilgilendirmiyor. Bir maçta giysisinden fırlamış memesi ‘hoplamış’ diye konu edilmiyor. Tıpkı maçlarda üstsüz kıllı abilerin hoplayıp zıplar hallerinin konu edilmediği gibi... Şoföre sadece şoför deniyor mesela; erkek şoför değil. Yetkili bir kadının meslek ismine “e, ye” gibi takıntılı ekler getirilmiyor kadınlar arasında. Müdire, hakime gibi... Yahu ölüye bile merhume diyenler var! Toplumsal roller zaten isim bulmuş; kadına “anne” erkeğe “baba”, abla, abi, dayı, teyze vb. diğer türlü cinsiyetçilik için çabalayanlara başka şeyler düşünmelerini öneririm. İnsan olma gayreti, varlığın temel sebebi, toplumsal rahatlık için bireysel çaba, samimiyet ve sevmek gibi...

*

Canımın bir kuşun bir arının bir köpeğin canından farkı olmadığı bilinciyle, bir kadın olarak değil, bir insan olarak ben artık bu vahşet son bulsun istiyorum.

Ülkemiz katledilen köpeklerin ruhlarına dar geldi belki de ama bari kadınlar yaşasın. Yaşamak için mücadele vermeden, özgürce...