Doğru insan

Arayışlarımız vardır. Uzun uzun ararız. Hep bir yerlerden çıksın isteriz. Gözümüz, gönlümüz onu bulmaktan yanadır. Serzenişlerin baş köşesine oturan, lafı edildiğinde pek kalmadığı iddia edilen, çıkıp gelse dertlerin biteceğine inanılandır o. Toplumun her kesiminden, her yaştan insan yana yakıla arar durur. Kimdir bu aranılan sorusunun cevabı: Doğru insandır.

“Bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyle aranan doğru insan kimdir ve nasıl bulunur? En önemlisi nasıl doğru insan olunur?” sorusu ise teğet geçer gider benliğimize. Çünkü doğru insan bulma konforu doğru insan olma konforundan daha kolaydır. O bir kurtarıcı. Bize ağırlık vermeden, yük olmadan, olumsuzluklardan kurtaracak dünyayı pirüpak hale getirecek kişidir. O sebeple aramak olmaktan daha kolaydır.

Peki, doğru insan neden bulunamaz? Çıkıp sokakları arşınlayalım, insan içine karışalım. Doğru insanı arama çabasına girelim bakalım, neyle karşılaşacağız, görelim. Köşe başından dönüp gireyim bir esnaf lokantasına önce çorbamızı içeyim. Ardından kuru- pilav, ardından bir kâse tatlı. Kalktığımda parayı öderken fiş kesilmediğini gördüm. Oysaki o esnaf az önce memleketin ekonomik düzeni ne kadar bozuk diye dert yanıyordu.

Çıkayım, yürüyeyim sokaklarda. Evrak vardı. Ceketin iç cebinde ikiye kıvrılmış şekilde. Hatırladım. Bir kamu kurumunda işlemi yapılması gerekiyordu. Merdivenleri birer ikişer tırmanayım. Tam gişenin önüne geldiğimde bir bakayım. Aaaa o da ne memur yok! Soralım, nereye gitmiş? Yemek sonrası çay faslı bitmediği için bir yirmi dakikacık gecikivermiş. Oysaki az önce devlet düzeninin ne kadar bozuk olduğundan bahsediyordu.

Bitti az önce bitti evrakın işleri. Şehrin sonbahar sarısı yapraklarıyla bezenmiş sokaklarında yürümeye devam ettim. Saat akşama çok var. Köşedeki bakkaldan bir gazete aldım. Bakalım gündem ne diyor? 8. Sayfada köşe yazısı “Amerikan devlet başkanı Türkiye’ye sopayı gösterdi.” Güzellemeler güzellemeler… Ayağını denk al Türkiye! Havasında bir yazı. Bir bakıyorum ki o gazeteciyi çoktan fonlamışlar. Hem de dört yıldır ABD ekmeği yiyormuş. Oysaki daha geçen hafta televizyonda gazetecilik namus işi diyordu.

Yürüyüşümü bir ses bölüyor. Kulak kesiliyorum. Domates, patates, üzüm… Doğru ya bugün pazar kuruldu mahalleme. Adımlarım köşeden tezgahların başına varıyor. Hanım domates bitiyor, demişti. Aldım elime poşeti, iki kilogram doldurayım, dedim. Bir baktım karşımda el çabukluğu ben bir koyuyorum, o iki koyuyor. Parasını verdim. Çıktım pazardan. Poşeti meraktan araladım. Üç çürük şimdiden gözüme çarptı. Bir hayretli baş salladım. Oysaki pazarcı az önce insanların ne kadar düzenbaz ve kötü olduğundan bahsediyordu.

Lisenin kapısına vardığımda zil sesi kulaklarımı doldurdu. Bir uğultu, bir insan deryası üstüme doğru geliyordu. Okul hızlıca boşaldı. Ben daha duvarın köşesine varmamıştım. Birkaç mırıltı ve ayak sesleri… Ardımda iki öğrencinin varlığını hissettim. Ödev mi yapacağım, akşam dizi var. Ardından oyun oynarım. Hocanın ne dediği umrumda değil, diyordu. Geçip gittiler. Ellerinde bir defter, sırtlarında bir çanta bile yoktu. Oysaki daha öğle arasında geleceğin ülke için ne kadar karanlık, öğretmenlerin ne kadar kötü olduğunu söylüyorlardı.

Bir bardak sıcak çay canım çekti. Hanımın çocukları yüzme kursundan alıp gelmesine iki saat vardı. İki sokak ötede kahvehaneye geçtim. Şehrin dışında işini bitirip gelen çiftçiler bardak bardak çay içmekte. Sesleri kulağımı tırmalamakta. Ben mi yapacağım, ben mi ekeceğim. Krediyi çeker faize yatırırım. Bir güzel yerim. Kim uğraşırsa uğraşsın kardeşim, memleketin kerizi çok diyordu. Oysaki daha öğle vakti üretmenin öneminden, memleketin kalkınmasından bahsediyorlardı.

İçim sıkıldı. Güneş batmak üzereydi. Saate baktım. Hanım eve gelmiştir, diye düşündüm. Kapıyı açtığımda iki çocuğum da birer bacağıma yapıştı. Özlemişler. İçeride televizyon sesi. Bir akşam kuşağı programı, hanımla belli belirsiz selamlaştık. Yemek masasında süreyi çocuklar video izleyerek, biz sosyal medyayı takip ederek geçirdik. Akşamın dizisi başladı. Benim spor programın güya aynı saatte. Hanım ve ben ikimiz ayrı odalarda, çocuklar kendi dünyasında ilgisiz. Zaten görevimizi yapmıştık. Yüzme kursuna gittiler ya. Oysaki daha iki gün önce nasıl çocuk yetiştirilmesi gerektiğiyle ilgili ahkam kesiyorduk. Herkes kötü yetiştiriyorsa biz iyi yetiştirecektik.

Doğru insan, önce kendimiz olmalıydık. Başkalarında aramak, bir yerlerden çıkıp gelsin de bizi değiştirsin, düzeltsin diye beklemek ne beyhude çabaydı. O ağır yük öylece aramakla, bizden ırak olduğunu düşünmekle geçiyor muydu? Herkesin, her şeyin kötü bizim ise pirüpak olduğumuz ne kadar doğruydu? Doğru insan olmak dileğiyle.