Dijital Vicdan

(Biz artık yaşamıyoruz, gösteriyoruz.)

Takvim değişiyor.
Yeni bir yıl başlıyor.
Herkes geride kalan on iki aya bakıyor;
kimi mutlu anları, kimi yorgunlukları sayıyor.

Ama bir soru var ki çoğu zaman atlanıyor:
Yaşadıklarımız mı hatırda kaldı,
yoksa gösterdiklerimiz mi?

Beni tanıyanlar bilir; kitap okumayı, altını çizmeyi, kenarına not düşmeyi severim.
Bazı cümleler vardır, okuduğun an seni bırakmaz. Zaman geçer ama o cümle seninle kalır. Filmler biter, gündem değişir, ama o satır zihninin bir köşesinde durur.

Chuck Palahniuk da benim için böyle yazarlardan biridir.
Çoğu insan onu Dövüş Kulübü filmiyle tanır.
(Hatta neredeyse sadece onunla.)

Oysa Palahniuk yalnızca bir film uyarlamasının yazarı değil; yeraltı edebiyatının en sert, en rahatsız edici kalemlerinden biridir.
Tüm kitaplarını okudum. Hepsi çarpar, hepsi huzursuz eder. Ama biri var ki diğerlerinden ayrılır:

Gösteri Peygamberi.

Bu kitap, modern insanın aynaya bakmak istemediği yerden konuşur.
(Bağırmadan. Ajitasyon yapmadan.)
Sadece şunu söyler:
Biz artık yaşamıyoruz, gösteriyoruz.
(Yaşamak sessizdi.)

Palahniuk’un Gösteri Peygamberi’nde anlattığı şey basit ama serttir:
Bugünün insanı iyi olmak istemiyor.
İyi görünmek istiyor.

Artık kimse yaşamıyor; herkes kendi hayatının reklamını yapıyor.

Ne yaşadığımız değil, nasıl sunduğumuz önemli.
Yediğini paylaşmadan doymuyor,
gittiğini göstermeden gezmiş saymıyor,
acı çekse bile filtresiz kalamıyor.
(Gerçek yetmiyor.)

Bu sadece sosyal medya meselesi değil.
Bu, hayatın kendisinin estetikle örtülmesi.

Yüzler birbirine benziyor.
(Aynı kaşlar.)
(Aynı dudaklar.)
(Aynı botokslu mimikler.)

Herkes genç, herkes mutlu, herkes pürüzsüz.
Ama kimsenin yüzünde yaşanmışlık yok.

Estetik artık güzelleştirmek için değil;
(farkları silmek için) var.
İnsanları daha güzel değil,
daha birbirine benzer hâle getiriyor.
(Farklar siliniyor.)

Palahniuk’un söylediği şey net:
Gösteri arttıkça insan azalıyor.

Yöneticiler, müdürler, başkanlar…
Her yere fotoğrafçıyla gidiyor.
(Sorun çözülmüş mü, çözülmemiş mi önemli değil.)
Poz verilmiş mi, asıl mesele bu.

İnsanlar tatile gidiyor.
Pisa Kulesi’ni tutuyormuş gibi poz veriyor.
(Evet, herkes aynı pozu.)
Eyfel’in önünde gülümsüyor.
(Arka plan: mutluluk.)

Ama eve girince…
(Göt göte, getttt öte.)

Mutluluk pozda kalıyor.
Gerçek, kapının içinde.
(Poz dışarıda kalır.)

Merhamet bile kameraya oynuyor artık.
Acı içerik.
Yoksulluk fon.
Estetik, gerçeği gizleyen bir perde.
(İyi niyet yetmiyor.)

Anne babayı yıl boyunca unutanlar,
bir günlüğüne hatırlayıp fotoğraf koyuyor.
(Anneler Günü. Babalar Günü.)

Ölü dedesiyle son anısını paylaşıyor,
altına arabesk bir müzik ekliyor.
(Duygu garantili.)

Hastane acilinden fotoğraf atılıyor.
(Serum. Bileklik. Sedye.)
Altında dramatik bir şarkı.

Depremzedenin yüzü paylaşılıyor,
arka planda acılı bir fon müziği.
(İzin alınmadan. Düşünülmeden.)

Yaşanan acı değil,
nasıl sunulduğu önemli.
(Acı da pazarlanıyor.)

Kimse
“Bunu paylaşmasam ne olur?”
diye sormuyor.

Herkes
“Nasıl daha çok etki yaratırım?”
diye düşünüyor.

Yaşanan her şey, estetikle sunulmazsa,
(yeterince filtrelenmezse)
gerçek muamelesi görmüyor.

“Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz,” diyor Palahniuk.
Aynı şeyleri duyuyor, aynı cümleleri tekrar ediyoruz.
(Hayatın sürprizi kalmadı.)
Her şey tekrar.

Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşüneceğiz.
Senkronize.
Birleşmiş.
Eşit.
Kati.

(Karıncalar gibi.)
(Böcekler gibi.)
(Koyunlar gibi.)

Bu bir birliktelik değil; tek tipleşme.
(Uyum sanılıyor.)
Uyum diye sunulan şey, düşünmenin mezarı.

Bir de meslekler var artık bu gösterinin içinde; örneğin…

Öğretmen ders anlatmaktan çok etkinlik paylaşır hâle geldi.
Sınıfta ne anlatıldığı değil,
sosyal medyada ne gösterildiği önemseniyor.

Doktor hastayı iyileştirdiği için değil,
koridorda çekilen bir kareyle görünür oluyor.
Oysa sağlık mahremiyet ister.

Avukat savunma yapmaktan çok algı yönetiyor.
Dosya hukuka değil, kamuoyuna hazırlanıyor.
Mahkeme salonu bazen adaletin değil,
sosyal medyanın provasına dönüşüyor.

Oysa eğitim sabır ister.
Sağlık mahremiyet.
Adalet sessizlik.

Ama biz hepsini vitrine taşıdık.
İşini iyi yapan arka planda kaldı,
gösteren öne çıktı.
(Görünen seçiliyor.)

Sonra da
“neden kimse derinleşmiyor”
diye şaşırıyoruz.

Çünkü derinlik paylaşılmıyor.
Sessizlik beğeni almıyor.
Emek fotoğraf vermiyor.
(O yüzden görünmez.)

Ve tam da bu yüzden,
bu çağda gerçeği söylemek çoğu zaman işe yaramıyor.
Söylediklerin insanları kızdırıyor,
seni de “sorunlu” yapıyor.
(O yüzden çoğu insan susuyor.)

Ama Palahniuk susmuyor.

“Terbiyemi takınarak bir yere varamayacağımı anladım,” diyor.
“Artık ortalığı karıştırma zamanı geldi.”

Çünkü bu çağda nezaket çoğu zaman onay,
sessizlik kabulleniş,
uyum ise çürümenin makyajı.

Bütün bunlar tesadüf değil.
(Bir anlık savrulma da değil.)
Bu, alışma hâli.

Görmeden inanmıyoruz,
paylaşmadan hissetmiyoruz,
göstermeden var olduğumuzu sanmıyoruz.

Acıyı bile yaşamak yetmiyor;
kanıtlamak gerekiyor.
(Doğru müzikle. Doğru açıyla. Doğru estetikle.)

Ve fark etmeden buraya geldik.
Başkalarının hayatına bakarken kendimizi avutuyor,
kendi hayatımızı gösterirken başkalarını siliyoruz.

Asıl soru şu:
Bizi bu kadar hissiz yapan şey yaşadıklarımız mı,
yoksa artık hiçbir şeyi gerçekten yaşamıyor oluşumuz mu?

Çünkü bir yerde çizgi aşıldı.
(Ve biz buna alıştık.)

Artık mesele ahlâk değil.

Mesele, insan kalıp kalmadığımız.

Bir Not Daha

Bu yazı bir ahlâk dersi değil.
Kimseye “paylaşma”, “çekme”, “gösterme” demiyor.

Ama hepimiz, biraz olsun, üzerimize alınmalıyız.

Sadece şunu hatırlatıyor:

Bazı şeyler gösterildiğinde eksilir.
Bazı duygular sessizlikte büyür.
Bazı emekler görünmediği hâlde kıymetlidir.

Her yaşanan şey paylaşılmak zorunda değil.
Her acı belge istemez.
Her iyilik alkış beklemez.

Ve belki de bugün yapılabilecek en küçük direniş şudur:
Bir şeyi yaşayıp kimseye göstermemek.
Bir iyiliği yapıp isimsiz bırakmak.
Bir duyguyu hissedip kameraya dokunmamak.

Çünkü insan kalmanın yolu bazen
daha çok göstermekten değil,
bir adım geri çekilmekten geçer.

İyi yıllar...