Dünya hayatının en karmaşık varlığı olan insan için felsefi, sosyolojik, psikolojik araştırmalar yapılıyor. Filozoflar, düşünürler oradan oraya sürüklenip insan üzerine yaptıkları her çıkarımda yeni düşüncelere dalmışlardır. Bu fakir de uzun zamandır insan üzerine tefekküre dalıyor. Kalabalık dünya nüfusu içinden kendini çekip alan insanların varlığı, onların düşünce dünyası, böyle bir ruh haline nasıl geldikleri ve gelecekte nasıl bir hayat onları bekliyor, merak ediyorum.
Geçen hafta sonu sanki bu konu üzerine düşünmemi isteyen bir yaşanmışlık dinledim. Tanıdığım değer verdiğim bir abimiz buluştuğumuz cemiyette kısa bir hoş beşten sonra şehirler ve insanlar üzerine konu açtı. Yaşadığımız çağda insanın şehirde giderek tahammülsüz hale geldiğini ve özellikle şehir hayatında yalnızlaşıp bencilleştiğini ifade ettim. Söyleyeceklerini ortamdan sakınırcasına sesini alçaltıp kısık sesle anlatmaya başladı. Dikkatimi ona verdim. “ Aydın merkezde bir evimiz var. Süreç içinde yeğenim kiralık ev arıyordu. Ben de yakın zamanda -yaz aylarında- Muğla’dan Aydın’a göçemeyeceğimizi düşünüp gönül rahatlığıyla evi ona kiraya verdim. Büyük bir heyecanla taşınma telaşına girdiler. Bir iki gün içinde yazın yakıcı sıcaklarında Aydın’da klimasız olmayacağını düşünüp hemen bir servis çağırmışlar. Servis hafta sonu klimayı takmak için gelmiş. Tabi hemen çalışmaya başlamışlar. Kısa süre sonra kapı zili çalmış. Yeğen komşular ‘Herhalde bize hoş geldin demek istiyor.’ deyip kapıyı açmış. Güler yüzle ‘Buyurun geçin.’ demiş. Adam olanca soğukluğuyla ‘Çok gürültü geliyor. Bu durum bizi çok rahatsız etti. Lütfen çalışmayı durdurun. Aksi takdirde sizi hemen şikâyet etmek durumunda kalacağım.’ demiş. Tabi yeğenimin başından kaynar sular dökülmüş. Durum böyle, daha ilk görüşmede şikâyet silahı çekilmiş.” Biz konu üzerine biraz daha konuştuk.
Ben bulunduğum ortama veda edince kendi kendime yeniden düşüncelere daldım. Anlatılan olaydaki keskinlik inanılmazdı. Tahammül eşiklerinin artık çok aşağılara indiğini düşündüm. Karşımızdaki insan ile sadece profesyonel hayat sınırları çerçevesinde iletişim kurduğumuz bir yaşam bize ne verebilirdi? Belki bu yazıyı okurken ama canım kimsenin kimseyi gürültüyle rahatsız etmeye hakkı yok diyenler çıkabilir. Burada şunu sormak isterim biz hiç mi kamusal alanda veya yaşam alanımızda gürültü yapmayız? Kendimizi geçtik. Bir hastamız, çocuğumuz, eşyamız ses çıkaramaz mı? Yaşamımız boyunca bunlar birkaç kez tekrar etmişse ve toplum bize bu konuda hoşgörülü davranmışsa o zaman bu kadar keskin olmamak gerekir. Ayrıca “Üslup kimliğimizdir.” demiş Cemil Meriç. “Hoş geldiniz, hayırlı olsun.” sözü üzerinden makul bir ifadeyle sessiz olunması gerektiği kime ne kaybettirirdi? Araya çekilen bu kalın duvarların sonunda insanlar selam vermeye çekiniyor, birbirine karşı ön yargılı oluyor. Kaçınma duygusuyla beraber şahsı görmek bile istemiyor, düpedüz yalnızlığa itiliyor. Kalabalık caddelerde yapayalnız yürüyüşler, çok bloklu apartmanların içindeki dairemizde ıssız ve sessiz ikamet, bir musibet anında kimsesizlik, derde derman aradığımızda bizi dinleyecek bir beden bir ruh bulamamak…
Hepsi hepsi bu tahammülsüz ve soğuk yaklaşımların sonucudur. Şimdi üzerine tekrar düşünelim. Haklı bile olsak karşımızdaki insanlara karşı bu soğuk davranışlarımız bize çokların içinde yalnızlık vaat etmiyor mu?