Her sokak bir hatıra, her ses bir zaman… Şehir, insanın kendine yazdığı en uzun hikâyedir.
Şehirde zamanın akışı kendi seyrinde çok farklı. Çoğu zaman şehrin akışına bırakmak istesek de kendimizi, çoğu zaman şehirden uzak kalıyoruz. Şehrin kalbine dokunamıyoruz. Son yıllarda bunu daha çok hissediyorum. Özellikle pandemiden sonra kendime ait zamanların azaldığını fark ediyorum.
Oysa kendime ait zamanların çoğunu şehirde geçirirdim. Çoğu zaman yürüyüşlerimde, şehrin bana sunduğu güzellikleri seyre dalar; kendi içimde farklı zamanlara, farklı mekânlara, yepyeni hayatlara yol alırdım. Bu yürüyüşlerimde ya insana doğru ya da tamamen şehrin dokusuna uygun tamamlanışlar yaşardım. Kendimi şehrin akışına bırakırdım.
Bir akşamüstü Arasta’dasınız. Çok farklı zamanları Arasta’da bir arada yaşayabilirsiniz. Çocukluğumun Arasta’sının sesleri ile bugünün araç sesleri arasında o kadar büyük fark var ki… Her şeye rağmen Arasta yaşamaya devam ediyor. Şadırvanın tam karşısında bir kitap kafe… Mekâna ne kadar da yakışıyor. Genci, yaşlısı; ellerindeki kitaba dalıp gitmiş ya da tatlı bir sohbete tutunmuş. Sanki Arasta’da zaman, modernitenin yüklediği tüm sınırları aşmış; geçmişle sırlı bir bağ kurarak mekânı aşmadan yepyeni bağlar kurabiliyor.
Şimdi şehirde başka bir zamana, başka bir mekâna geçelim: Perşembe Pazarı’na… Yine bir akşamüstü. Gerçekliğin ezici baskısından biraz uzaklaşalım. Pazarın yüksek fiyatlarından dem vurmadan, çevre illerden, ilçelerden gelen pazarcıların şehir insanıyla buluştuğu ana bakalım. Bir yanda haftalık alışverişini yapmak isteyen insanlar… Şehrin pazarının insana dokunduğu farklı bir hayat var burada. Farklı bir buluşma, farklı bir sinerji… Tanıdık yüzler bir araya geliyor; yüzler gülüyor. Alışveriş esnasında kurulan sohbetler, satıcıların kendine has dili, pazarlığın o ince heyecanı… Bütün şehrin bir araya geldiği anlardan biri. Çünkü pazarın dili başka.
Yine başka bir zaman dilimine geçelim. Şehrin akışında, esnafın nabzını yakından hissedebileceğimiz bir yol… Sabah vakti; Zeybek Sineması’nın önünden Kurşunlu Camii’ne, oradan Zahire Pazarı’na, belki oradan Ulu Camii’ye uzanan bir güzergâh… Bu yolu seyrederken çocukluğumu düşünüyorum. Bizler okula giderken esnaf çoktan dükkânını açmış olurdu. Sabah bereketini kaçırmamak için erkenden nasibini arardı. Yolcu, esnafın güler yüzüyle karşılanır, uğurlanır, selamlanırdı. Esnafın ahlâkında, duruşunda ve diğer esnaflarla kurduğu bağda insanın içine işleyen bir dostluk vardı.
Şehrin akışı, esnafın dükkânını açmasıyla başka bir hareket kazanırdı. Oysa bugün, tek tük kalan erken açılışlar yerini geç saatlere bırakmış durumda. Esnaf, sabahın bereketinden uzaklaşarak durağan bir zamanın gölgesine sığınıyor. Büyük bir hareketsizlik… Zaman ağırlaşmış; şehrin akışı yerini AVM’lerin hızına bırakmış. Belki de kaderine teslim olmuş, bu değişimi kabullenmiş.
Oysa bu güzergâhların şehrin akışında, hatta kalbinde ne kadar önemli bir yeri var… Zaman, sanki şehrin yüreğine bir baypas çekiyor; hayatı şehrin dışına, AVM’lere taşıyor. Ruhu olmayan AVM’lere… İnsandan uzaklaşmış AVM’lere… Her şeyin etiketle, kaliteyle, maddiyatla ölçüldüğü o mekânlara…
Şehrin ruhuna dokunamazsak, şehir insana hiçbir şey taşıyamaz. İnsan şehrin ruhundan uzak kalırsa yalnızlığa mahkûm olur. Yalnızlığın içinde kalan insan da yaşadığı hayatın merkezinde yer alamaz. Güzelliklere dokunamaz, insana dokunamaz. İnsana dokunamadıkça da kendi hayat hikâyesi yarım kalır.
Şehirden kopan insan, aslında kendi hikâyesinden eksilir.