Bir Komedyenden Bu Kadar Mı Korkuyoruz?

Abone Ol

“Otoriteyi zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır.”

— Hannah Arendt

“Mizahın gizil kaynağı neşe değil, hüzündür. Cennette mizah yoktur.”

— Mark Twain

Mizah, insanın acıya katlanabilmek için geliştirdiği en soylu savunma mekanizmalarından biridir. Nietzsche’nin de işaret ettiği gibi, insan bazen en ağır gerçeklerle ancak gülerek yüzleşebilir. Gerçekten de mizah yalnızca güldürmez; sorgulatır, rahatsız eder, iktidarı da muhalefeti de aynı anda çıplak bırakır. Çünkü her düşüncenin mizah içermesi gerekmez ama hiçbir düşünce de mizahın konusu olmaktan muaf değildir.

Aynaya Küsenler ve Mutlak Doğrular

Asıl mizah, başkalarıyla değil, insanın önce kendisiyle alay edebilmesidir. Kendi çelişkilerine gülebilen insanlar, başkalarının eleştirilerinden de kolay kolay korkmaz. Tam tersine… Kendinden hiç kuşku duymayanlar, çoğu zaman mizaha da tahammül edemezler. Çünkü mizah, mutlak doğruların değil; soru işaretlerinin dilidir. Belki de bu yüzden otorite, en çok kahkahadan rahatsız olur. İnsan güldüğü şeye eskisi kadar boyun eğmez.

Son günlerde yine aynı filmi izliyoruz. Bir komedyen sahneye çıkıyor, bir espri yapıyor. Birileri gülüyor, birileri öfkeleniyor. Sonra sosyal medya mahkemeleri kuruluyor, savcılar göreve çağrılıyor ve yasak talepleri havada uçuşuyor. Bu kez tartışmanın merkezinde Deniz Göktaş var. Ama mesele Deniz Göktaş değil. Mesele, Türkiye’nin mizahla kurduğu problemli ilişki.

* Kendine güvenen toplumlar mizaha tahammül eder.

* Kendine güvenen siyasetçiler eleştiriden korkmaz.

Çünkü mizah ne iktidarın ne de muhalefetin düşmanıdır; ikisinin de aynasıdır. Aynaya kızmak, yüzdeki lekeyi temizlemez.

Çifte Standartlı Özgürlük Anlayışı

Ne gariptir ki bu ülkede insanlar ekonomik krize gösterdikleri sabrı bir komedyenin cümlesine gösteremiyor. Enflasyona alışıyoruz, liyakatsizlik tartışmalarına alışıyoruz, hukuk krizlerine alışıyoruz ama sahnede söylenmiş birkaç dakikalık bir gösteri memleket meselesine dönüşüyor.

Oysa demokrasinin gerçek sınavı, hoşumuza giden sözler değil; hoşumuza gitmeyen sözlerdir. Beğenmezsiniz, eleştirirsiniz, bilet almazsınız, izlemezsiniz… Ama susturulmasını istediğiniz anda mesele artık komedyen değildir; özgürlüktür.

İşte tam bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

“İfade özgürlüğünü gerçekten ilke olarak mı savunuyoruz, yoksa sadece hoşumuza giden sözler için mi?”

Türkiye’nin her köşesinde insanlar yıllardır siyasetçileri, din adamlarını, bürokratları, öğretmenleri konu eden fıkralar anlatır. Nasreddin Hoca’dan Bektaşi fıkralarına, Karadeniz hikâyelerinden günümüz stand-up gösterilerine kadar mizah, bu toplumun en eski geleneklerinden biridir. Yakın geçmişte kamuoyunun hafızasına kazınan ve kutsal değerlerin tartışıldığı polemiklerde de benzer refleksleri gördük. O günlerde de birileri ifade özgürlüğünü savunurken, diğerleri sert tepki gösterdi.

Demek ki mesele sadece kimin ne söylediği değildir. Asıl mesele, aynı ilkeyi herkese eşit uygulayıp uygulamadığımızdır:

* İfade özgürlüğü, yalnızca hoşumuza giden sözleri koruyorsa adına özgürlük denmez.

* Mizah, yalnızca bizim kutsallarımıza dokunmadığında serbestse adına mizah denmez.

* Hukuk da kişiye, görüşe ya da dönemin siyasi iklimine göre eğilip bükülüyorsa, güven veren bir hukuk olmaktan çıkar.

İlke basittir: Aynı söze, aynı ölçü. Aynı özgürlüğe, aynı tahammül. Çünkü hukuk da demokrasi de çifte standartla ayakta kalamaz.

Ortak Zaaf: Kendimizle Dalga Geçememek

Üstelik bu refleks yalnızca iktidara ait değildir. Türkiye’de muhalefetin de iktidarın da ortak bir zaafı var: Kendileriyle dalga geçilmesini sevmemek. Herkes ifade özgürlüğünü kendi konuşurken savunuyor, başkası konuşunca ise sınırları hatırlıyor.

Oysa demokrasi, alkışlanan cümlelerin değil; rahatsız eden sözlere tahammül edebilmenin rejimidir.

Bugün Deniz Göktaş’ın sahnede kurduğu cümleler nedeniyle adliye koridorlarında, soruşturmalarla ya da linç kampanyalarıyla karşı karşıya kalması yalnızca onun meselesi değildir. Bu, ifade özgürlüğüne inanan herkesin meselesidir.

Son Bir Söz de Genç Komedyene…

Gözaltına alınacağını, adliye koridorlarıyla veya linç kampanyalarıyla karşılaşacağını bile bile bu ülkeye dönme kararlılığını; sözünün, sanatının ve bu toprakların arkasında durma cesaretini takdir etmek gerekiyor. Bu duruş, sadece bir medeni cesaret değil, aynı zamanda kendi fikrine duyulan inancın da bir göstergesidir.

Şimdi yapman gereken, bu cesaretini kaybetmemek ama öfkenin zekânın önüne geçmesine de izin vermemektir. Bu ülkede sığ polemiklerden ziyade, düşündüren ve sorgulatan mizaha ihtiyaç var. İyi bir espri bir akşam güldürür, iyi bir fikir ise yıllarca yaşamaya devam eder.

Ve belki de artık asıl soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Bir komedyenden, birkaç dakikalık bir gösteriden, bir espriden bu kadar korkan bir siyaset gerçekten güçlü olabilir mi?

Kahkahayı tehdit, mizahı suç, eleştiriyi düşman gören bir yönetim anlayışı; aslında en çok kendi özgüvenini sorgulatır.

Çünkü güçlü olan, susturmaz; cevap verir.

Kendine güvenen, yasaklamaz; karşılık üretir.

Demokrasi ise alkışla değil, rahatsız eden sözlere gösterilen tahammülle güçlenir.

Asıl korkulması gereken bir komedyen değil; insanların artık gülemez hâle geldiği bir ülkedir.

Bakın…

Bu genç adam yalnızca bir komedyen değildir.

Hepimizin söylemek isteyip de söyleyemedikleridir.

Olmak isteyip de olamadıklarımızdır.

Hayalini kurup da cesaret edemediklerimizdir.

Deniz’e sahip çıkmak, yalnızca bir sanatçıyı savunmak değildir. Bugün onun ifade özgürlüğünü savunmak, yarın kendi sözümüzü savunmaktır. Çünkü mesele bir kişiyi değil; düşünceyi, mizahı ve ifade özgürlüğünü savunmaktır.

Ve tam da bu nedenle, bu bir tarafgirlik değil; nefs-i müdafaadır.