Akademik Hayatımın Başları

Abone Ol

Arkadaşlar pek çok yazı yazdığımı, zaman zaman hatıralarımdan da kesitler aktardığımı ama akademik hayatımla ilgili pek bir şeyler yazmadığımı söylerler… Yazdıklarıma şöyle bir baktım… Gerçekten de akademik hayatımla ilgili pek bir şey yazmamışım.

O zaman bir şeyler yazayım…

Ortaokul ve lise tahsil hayatıma bakarsak, benden bir şey olacağı yoktu... 13 Eylül 1976 günü, üniversiteye giriş sonucumu Turgutlu Postanesinden gidip alınca (O zaman, sonuçlar posta ile gelirdi. Biz mektupların eve gelmesini bekleyemez, postaneye gider, sonuçları alırdık. Gazetelerde ilanlar ve nihayet internetten öğrenme dönemleri geldi de iş kolaylaştı.), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Eski Türk Edebiyatı Kürsüsü’nü kazanmıştım. Dernek lokalinde arkadaşlara “Bu kürsüde Profesör olacağım.” dedim…

Ankara’ya geldim… Kürsüme kaydoldum ve bir yandan da Ankara Yüksek Öğretmen Okulu yatılı sınavına girdim. Sınavı başarmış ve Yüksek Öğretmenli de olmuştum.

Bir yandan Dil-Tarih’te dersler, bir yanda da Yüksek Öğretmen’de sohbetler, dergi çıkarmalar…

Dergi çıkarma hikâyesini anlatayım…

1977 Bahar dönemi idi. Fakülte ikide bir kapanıyor, biz Yüksek Öğretmen’de ekmek elden su gölden yaşıyorduk. (Bu lafım boşuna değil… Yüksek Öğretmen Yurdunda ücretsiz kalıyorduk. Günde 3 öğün yemek, 12 saat sıcak su ve 2 kişilik odalarda kalıyoruz. Lüks’ün birkaç tık üstü o yıllar için. Bir akşam afiş yapıştırma ve duvarlara yazı yazma için çağırdılar. Çağırmaya gelen arkadaşa “Biz yıllarca afiş yapıştırdık, duvarlara yazı yazdık. Bundan sonra duvarlara değil, dergilere yazı yazmak istiyorum.” deyip çağrılan işi reddettim. Ertesi gün öğle yemeği sırasında okul derneği başkanımız (Reis) Murat abi geldi yanıma ve “Namık, dergide yazmak istiyormuşsun. Bizim okulun eski dergisi Ülkü Pınarı şimdi çıkmıyor. Onu çıkarın işte!...” dedi. (Eskiden ne iyi reisler varmış!... Halden anlıyor ve çözüm üretiyorlarmış.)

Biz de saten sohbetlerde geliştirdiğimiz görüşlerimizi bir dergiye yöneltmek üzere bir araya geldik ve sanırım Ülkü Pınarı’nın bir sayısını Mayıs 1977’de çıkararak dergi işine girdik…

Bir yandan Fakülte işleri, bir yandan da dergi, derken Divan dergisi; arkasından Doğuş Edebiyat… Bu arada mezuniyet ve Yüksek Lisans’a başlayış…

Yüksek Lisans konusuna da anlatayım…

1980 Haziran sonunda mezun oldum… Çıkış belgemi aldım ve hocam rahmetli Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu’na gittim: “Hocam, uygun görürseniz Yüksek Lisans yapmak istiyorum. İmtihanları ne zaman yapılır?” dedim. Rahmetli hocam; “Namık ben seni tanıyorum. Ayrıca imtihan yapmaya gerek yok. Şimdi Öğrenci İşleri’ne telefon edeyim. Kaydını yapsınlar.” dedi. Ben imtihan beklerken, doğrudan kayıtla karşılaşınca şaşırdım tabii. “Hocam… İmtihan?…” diyecek oldum. “Namık seni 4 senedir imtihan ediyoruz. Bir daha gerek yok. İsmail de geldi; ona da söyledim. O da gidip kaydını yaptırdı dün.” dedi. (Demek ki o zamanın yönetmeliğinde böyle bir imkân varmış.)

Öğrenci İşleri’ne gittim. Kaydımı yaptırdım ve Ekim’de derslere başladım… Tez aşamasında Hasibe hanım belinden rahatsızlandı ve 6 ay düz ve sert zeminde yatmak zorunda kaldı. Tezimle (Riyazi Mehmed Efendi’nin Riyazü’ş-Şuarâ’sı) uğraşıyordum; bir yandan da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde eski yazılı tapu kayıtlarında çalışmak üzere “Tedkik Memurluğu”nda çalışıyordum. Hocamın evine (Küçükesat’ta idi.) bir uğradığımda, “Namık raporluyum ama tezini de kontrol etmem lazım. Sen hafta sonrları eve gel; tezini kontrol edelim.” dedi ve ekledi: “Sen buralara rahat gelip gidebiliyor musun?” dedi. Ben de “Gelip gidebiliyorum hocam. Rahatız.” dedim. (Hoca, 12 Eylül öncesinin “Kurtarılmış bölge” havasından söz ediyordu. “Rahatız… 12 Eylül’den sonra düzeldi o işler.” dedim.

Rahmetli hocam ile 2 ay kadar, hafta sonları yarımşar gün çalışarak tezimi kontrol ettim ve Aralık 1982’de Yüksek Lisans’tan mezun olup aynı ay Fırat Üniversitesi’nde Osmanlıca Okutmanı olarak göreve başladım.

Doktoramı da Şubat 1984-Kasım 1986 arası Fırat Üniversitesinde yaptım. Tez (Riyazi, Divan, Sakiname ve Düsturü’l-Ameli, Metin-İnceleme) danışmanım önce Yrd. Doç. Dr. M. Naci Onur idi; sonra rahmetli Prof. Dr. Hüseyin Ayan oldu…

Mesleğe Okutman olarak başladığım için, başlangıçtan itibaren ders verdim ve ilk günden itibaren “Bu sınıftan Türk Rönesans’ını başlatacak gençler çıkacak.” zihniyetiyle ders verdim. Bütün akademik hayatım boyunca temel düsturum şu oldu: Gençleri sınava değil hayata hazırlayacağım… Bu idealimden hiç sapmadım ve gençlere aktardığım bilgiler hep bu yönde gerçekleşti.

Elbette başlangıçta Profesör değildik ama ona doğru ilk adımı atmış olduk.