Ülkede Her Yer Olimpos mu?
Büyük tanrılar sistemi kuruyor, küçük tanrılar hayatı bezdiriyor. Türkiye’de makam artık bir görev değil, bir dokunulmazlık zırhı. Peki biz bu tapınaklara tuğla taşımaktan ne zaman vazgeçeceğiz?
Bu yazı yine “neden hep eleştiri?” diyenleri rahatsız edebilir.
Oysa güzel olanı yazmak kolaydır; açılışları, törenleri, başarı fotoğraflarını, alkışları herkes yazar ve zaten yazıyor.
Zor olan, alkışın arkasında kalan aksaklıkları; güzel olabilecek olanın önündeki engelleri konuşmaktır.
Eleştiri kötümserlik değil, vazgeçmemiş olmanın ifadesidir.
Umudu biten susar; yazan hâlâ bu ülkeyi önemsiyordur.
Yunan mitolojisi gibiyiz; adım başı bir tanrı, her köşebaşında bir yarı tanrı.
Belediye başkanı tanrı, genel sekreter tanrı, rektör tanrı, genel müdür tanrı, parti il başkanı tanrı… Liste uzadıkça kutsallık da büyüyor.
Bu topraklarda yetki verilen herkes, bir süre sonra yetkinin kendisine dönüşüyor.
Makam, kamu hizmeti olmaktan çıkıyor; kişisel bir dokunulmazlık zırhına, eleştiriyi delen ama sorumluluğu geri sektiren bir kalkana bürünüyor.
Bu yazı bir parti güzellemesi ya da yergi metni değil.
Ne yalnızca sağın ne yalnızca solun meselesi.
Bu, Türkiye’nin genetik kodlarına işlemiş bir iktidar sarhoşluğu meselesi.
Belediyede, üniversitede, herhangi bir kamu binasında…
İktidar kimdeyse, koltuk aynı dili konuşuyor.
AKP’li belediyelerde bu iktidar sarhoşluğu “dava” adını alıyor, CHP’li belediyelerde “kazanım”.
Biri “beka” diyor, diğeri “ demokrasi”.
Ama sonuç çoğu zaman aynı duvara çarpıyor:
“Şimdi sırası mı?”
ÜÇ AYAKLI KUTSAL İTTİFAK
Sorun yalnızca gücün tek elde toplanması değil;
asıl sorun, gücün denetlenemez bir kutsallığa dönüşmesi.
Türkiye’de pek çok yapı, görünmez bir üçlü ittifakla ayakta duruyor:
• Yönetim, yetkinin verdiği özgüvenle konuşuyor.
• Akademi ya da uzmanlık alanları, bağımsız olması gerekirken sessiz kalıyor.
• Teşkilat ya da ilişki ağları, resmî yetkisi olmadan sistemin görünmez hakemi hâline geliyor.
Biri kaynak sağlar, diğeri susar.
Biri meşruiyet üretir, diğeri güçlenir.
Üçüncü ayak ise her iki tarafı da kollayarak düzeni sürdürür.
Böylece sistem, dışarıdan gelecek her türlü liyakat ve adalet talebine kapılarını kapatır.
OLİMPOS’TA GÖREV TANIMI VARDI, BİZDE YOK
Yunan mitolojisinde tanrılar çoktu ama keyfî değillerdi.
Herkesin bir alanı, bir sınırı, bir sorumluluğu vardı.
Zeus düzen ve adaletin tanrısıydı.
Athena aklın ve bilginin.
Poseidon denizlerin.
Hades yeraltının.
Hermes ise haberin ve iletinin tanrısıydı.
Kimse kimsenin alanına kafasına göre girmezdi.
Bizde ise durum farklı.
Bizde Poseidon yalnızca denize bakmıyor, karaya da karışıyor.
Hades yeraltında durmuyor, yeryüzüne çıkıp ayar veriyor.
Hermes haber taşımıyor, dosya bekletiyor.
Athena aklı temsil etmiyor, “şimdi sırası mı?” diyor.
Tanrılar var ama görev tanımı yok.
SAHNEYE KÜÇÜK TANRILAR ÇIKIYOR
Asıl hikâye burada başlıyor.
Çünkü yalnızca büyük tanrılar yok; hayatı asıl çekilmez kılan küçük tanrılar da var.
Alt birimlerde, şube müdürlüklerinde, daire başkanlıklarında, enstitü koridorlarında pusuda bekleyen; yetkisi sınırlı ama egosu sınırsız küçük tanrılar…
Büyük tanrılar strateji belirler.
Küçük tanrılar hayatı zorlaştırır.
Büyük tanrıya ulaşamazsınız.
Küçük tanrı ise sizi kapısında bekleterek yorar.
Bir dilekçe verirsiniz, aylarca beklersiniz.
Bir imza eksik kalır, dosya rafa kalkar.
“Biz size döneriz” denir; bir insanın emeği, hevesi, umudu tek cümlede buharlaşır.
Koridorlardaki o sessiz korku —
“Yanlış bir şey söylersem işim yokuşa sürülür mü?” —
bu ülkedeki siyasetin en çıplak hâlidir.
TAPINAKLARA TUĞLA TAŞIMAK
Dürüst olalım: Bu düzen yalnızca yukarıdan kurulmadı.
Her küçük tanrı, bizim sessizliğimizden beslendi.
İşimiz görülsün diye eğildiğimizde,
“Aman şimdi başım ağrımasın” diye sustuğumuzda,
o tapınaklara birer tuğla da biz taşıdık.
Makam artık bir sorumluluk değil, kişiliği dönüştüren bir iksir.
Unvan büyüdükçe halkla mesafe açılıyor,
yetki arttıkça tahammül azalıyor.
En tehlikelisi ise alışmak.
Alışmak, bu ülkenin en sinsi hastalığıdır.
DEVLET KUTSALLAŞINCA
Bizde “devlet” dediğimiz olgu, çoğu zaman bir kurum değil; sorgulanamaz bir inanç gibi işliyor.
Bu kutsallık, hataları görünmez kılıyor; sorumluluğu buharlaştırıyor.
Deprem olur, bina yıkılır; sorumlu yoktur.
Maden patlar, insanlar ölür; sorumlu yoktur.
Sel basar, ormanlar yanar, yollar çöker; yine sorumlu yoktur.
Ekonomi çöker, hayat pahalanır; sorumlu vardır ama ortada yoktur.
Devlet kutsandıkça, insan hayatı sıradanlaşır.
Hukuk, adalet ve hesap verme; bu kutsal perdenin arkasında sessizce yok olur.
TANRILARI KIZDIRMIŞ OLABİLİRİM
Bu satırları yazarken ister istemez şunu da düşünüyorum:
Bunca tanrıyı aynı yazıda anmak, kutsallarına dokunmak…
İnşallah başıma bir iş gelmez.
Ama mesele tanrıları kızdırmak değil;
makamları kutsal sanmaktan vazgeçebilmek.
Çünkü bu ülkede tanrılar her yerde:
Parlamentoda, belediyede, eğitimde, sağlıkta, akademide, medyada, özel sektörde de Olimpos şubeleri var.
Eğitimde okul müdürü tanrı,
üniversitede rektör Zeus,
sağlıkta başhekim kutsal varlık,
medyada mikrofonu olan peygamber,
özel sektörde patron mutlak kudret.
Olimpos tek bir bina değil; yetki verilen her yer, potansiyel bir tapınaktır.
Bu yazı kimseyi tek tek hedef almıyor.
Ama herkesin biraz üzerine alınması gerekiyor.
Çünkü tanrılar bu kadar çoğaldıysa,
bir yerlerde biz fazla fazla tapınmışız demektir.
SONUÇ: TANRILAR DEĞİL, KURALLAR
Yunan mitolojisinde tanrıların bile zaafları vardı.
Bizimkiler ise kusursuzluk iddiasında.
Ne hata kabul ederler
ne de özür dilerler.
Normalleşme, yeni tanrılar yaratmakla değil;
makamı kutsallıktan arındırıp hizmet seviyesine indirmekle başlar.
Tanrılaşmadan işini yapanlara selam olsun.
Diğerlerine gelince…
Mitolojilerde bile tanrıların devri kapanır.
Geriye ya enkaz kalır ya da gerçekten yapılmış işler.
(Bu arada geçenlerde Akbelen’de tam kadro çevrecilerin yanında olan CHP alkışı hak ediyor.)