(Ya da 1 Nisan’da Başlayan Bir Hayat Şakası)
(Bir doğum günü değil bu…
Bir ömür muhasebesi.
Eksilerek çoğalmanın, susarak anlatmanın hikâyesi…)
Bugün benim doğum günüm.
Yani… en azından biz öyle biliyoruz.
1979 yılıydı…
80 darbesine bir yıl kala, sokaklarda kavganın, tarlalarda ekinin sustuğu o puslu günlerde dünyaya gelmişim.Ben doğduğum yıl ekin bitmemiş topraklarda.
Doğum tarihim tam bir muamma.
Tek bir nirengi noktamız var: Komşumuz Bayram, Nevruz bayramında doğmuş; bense ondan tam on gün sonra.
1 Nisan…
Belki de hayatın bana yaptığı ilk şakaydı bu tarih.
Öğretmenlik yıllarımda öğrencilerim sürpriz yapana dek, bir pastanın mumuna üflememiştim hiç.
İSİMLER, İZLER VE O İLK “GÜNAYDIN”
Annem adımı “Engin” koymak istemiş.
Amcam izin vermemiş.
Solcuydu.
Bağlı olduğu örgütün adını söyledi kulağıma:
Kurtuluş.
Ve insan bazen ismini taşımaz…
isminin yükünü taşır.
Babam, okutulmadığı için dünya derdini despotlukla çözerdi.Kendisinin okutulmaması içinde hâlâ yaradır.
İlk okuma fişlerimi o yazdı; çoğu küfürlüydü.Okuma yazma bilerek başladım ilkokula 6 yaşında…
Bugün bile hâlâ Google’da “eşşeoğlu eşşek” nasıl yazılır diye bakarken, aslında babamın o sert ama bana bir şeyler katmaya çalışan ellerini hatırlarım.
Annem ise babamın aksine, bir kez bile kızmadı bana;
her sustuğumda hep yanımdaydı.
Okul hayatım boyunca hiç ön sırada oturmadım.
Hep en arkayı seçtim.
Ortaokulda sadece o şehirli çocuklar bize “Günaydın” derdi.
O güzel Türkçesiyle “Günaydın” diyen o kıza, sınıftaki her çocuk gibi ben de aşıktım.
Sevdiğimizi söyleyemezdik.
Sevdiğimiz kızın montunun yanına montumuzu asmayı vuslat sayardık.
Kızın ismini hâlâ hatırlıyorum.
Ama o günlerde ona layık olamazdık.Düzgün cümle kuramayan insanın sevmeye hakkı yoktu bana göre.
Bu yüzden…
kendime bile fısıldamadım.
ARAF YILLARI: 1993–1996
Lise yıllarım tam bir Araf’tı.
1993–1996 arası…
Terörün en azdığı dönemler.
PKK, Kürt öğrenci arkadaşlarımızın okula gelmesini yasaklamıştı.
Ama onlar geldi.
Gizlice…
Tuvaletlerde üstlerini değiştirip sınıfa sızarak.
Adaletin de zalimliğin de ne olduğunu
o okul koridorlarında öğrendik.
Sessizliğin bile bağırdığı zamanlardı.
RANZALI ODALARIN SESİ
Üniversiteye Perşembe Pazarı’ndan alınma ilk çizgili eşofmanım ve topu topu yirmi kelimeyle geldim.
Şivemden utandığımdan çok konuşmadım.Belki utanma değil adını hâlâ koyamadım….
Ama şunu öğrendim:
Yazarak ya da susarak daha iyi anlatıyorum kendimi.
“Vuslat”ı kitaplardan, insanlığı ise o 6 ranzalı yurt odalarından öğrendim.
Odamızdaki tek walkman’de kaset
Ahmet Kaya ile başlar,
Osman Öztunç ile biterdi.
Ülkücü bir odada Ahmet Kaya’yı gizlice dinlerdik.
Kalabalıkta ise Osman Öztunç çalardı.
Demek ki insanın duygusunu kim anlatıyorsa…
fikri, zikri o kadar da önemli değilmiş.
Dostluklarımız mezhep ya da ideoloji tanımadı.
Alevi, Sünni, sağcı, solcu…
Hepimiz aynı ranzanın gıcırtısında
aynı memlekete tutunduk.
EKSİLEREK ÇOĞALMAK
Şimdi 47 yaşındayım.
Bana “her şeyi eleştiriyorsun” diyorlar.
Doğrudur.
Çünkü herkesin birbirini yaltaklanarak övdüğü bir yerde
gerçeği söylemek eleştiri gibi görünür.Yanlışı eleştiren az.Öven çok.
Benim işim o değil.
Gençlik başkalarının gözünden yaşamaktır,yaş almak ise fazlalıkları atmaktır der şair.
İnatlarımı…
rol yapmalarımı…
gereksiz yükleri…
Bir roket nasıl yükseldikçe gereksiz parçaları bırakırsa bende yaş aldıkça öyle bıraktım tüm fazlalıkları.
Çünkü yükselmek ekleyerek değil,
azalarak olur.
Bir yerde okumuştum.
“Ve yaş aldıkça daha çok öğreniyorum:
Doğru ile değil, yanlış ile ilişkimiz düzeltir hayatı.
Yanlış’ın yanağından makas alabilmek düzeltir.”
Yaşlandıkça değişmiyor insan kendine yaklaşıyor .
HİÇ EĞİLMEDİM
Hiçbir zaman güce boyun eğmedim.
Kimseye tebessümle yaltaklanmadım.
Muğla yollarını paramız olmadığı için yayan yürürken,
karnımızı doyuran o anneleri unutmadım.
Özel ders verdiğim çocukların annelerinin yaptığı o ot kavurmaları,yoğurtlu kızartma…parayla ödenmiş değildi.Ve hâlâ en sevdiğim yemeklerdir ikisi…
Gönülle verilmişti.
Ben hep ezilenden yana oldum.
Tuttuğum takım az şampiyon oldu…
oy verdiğim parti hep kaybetti.
Kazananların yanında olmadım hiç.
Çünkü öğrendim:
Her kazanan haklı değildir…
Ama her direnen, biraz daha insandır.
İstemediğim hiçbir fotoğrafın içinde olmadım.
Kimseyle çıkar hesabım olmadı.
Kimseye eyvallahım olmadı.
Eğilmedim kimseye…
(Onun için en çok terliği severim giymek için :)…Ünlü düşünür Adorno
“Terlik, elin hiçbir yardımı olmadan giyilmek üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle o, eğilmeye karşı duyulan nefretin anıtıdır.” der.”)
Ben işime baktım.
Bilmediğim soruları geçtim.Zaman bulursam dönerim belki.
Ama şunu hiç yapmadım:
Bildiğimi zannetmedim.
Çok emek verdim.
Çok çalıştım.
Ve hâlâ…
gelişmeye çalışıyorum.
MUCİZENİN ADI: ÜÇ EVLAT
En büyük başarım,
hesap kitap yapmadan evlenme teklif ettiğim kadındır.
Çünkü bazı şeyler…
fazla düşününce olmaz.Hesapsız dinlemelisin kalbini.
Ve bir şeyi daha fark ettim:
Bazen insanın en doğru kararı,
en az düşündüğü karardır.
Bizim orada herkes kalabalıktı.
Biz iki kardeştik… bir kız, bir erkek.
Kalabalık olmayınca arkan da olmuyor.
Onun için çok dayak yedim.
İnsan bazı şeyleri unutmuyor.
Belki de bu yüzden…
ben hep kalabalık bir ev hayal ettim.
Tek çocuk büyümenin yalnızlığını bildiğim için
hayatı eksik yaşamak istemedim.
Üç çocuk istedim.Belki dayak yemez çocuklarım diye.
Eşim “iki doğum” dedi.
Hayat üç verdi.
İşte o zaman anladım:
Bazı hesaplar bize ait değil.
Bir de şunu söyleyeyim…
Hayatımda Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlediğim tek konu buydu:
“En az üç çocuk.”
GEÇ KALINMIŞ ŞEYLER
Geri dönüp baktığımda…
gönlünü almam gereken insanlar olduğunu biliyorum.
Yanlış yaptıklarım var.
Kırdıklarım var.
Bazen bilmeden…
bazen de bile bile.
Aradan çok yıllar geçti…
ama bazı mahcubiyetler geçmiyor.
Kız kardeşimin kolundaki dövmede yazıyor:
“Bir ömür daha lazım vefatımızdan sonra,
çünkü bu ömrümüzü hep umutlanmakla geçirdik…”
Kız kardeşimin kolundaki o dize,
aslında her sabah aynada karşılaştığım o yorgun adamın özeti.
47 yıl boyunca hep
“bir sonraki durakta” dinleneceğimizi,
“bir sonraki kavgada” adaleti bulacağımızı,
“bir sonraki baharda” o çocukluk mahcubiyetimizi üzerimizden atacağımızı umduk.
Ama ömür…
o umutların arasındaki boşluklarda akıp gitti.
Geriye dönüp baktığımda;
söylenmemiş sözler,
savunulmamış insanlar,
kırılmış kalpler…
ve zamanında söylenmemiş bazı ağır sözlerim var…
Hepsi birer hayalet gibi
sızım sızım sızlıyor.
Geç kalmak, sadece zamana yenilmek değilmiş;
geç kalmak,
o anki “ben”in eksikliğini,
yıllar sonraki “ben”in vicdanıyla tamir etmeye çalışmakmış.
SON SÖZ
Birçok fikrim değişti.
Çok şeyden şüphelendim.
Kendi doğrularımı bile kaç kez ateşe verip
küllerinden yeni kuşku kuleleri diktim, hatırlamıyorum.
Ama bir şey hiç değişmedi:
Mustafa Kemal Atatürk’e olan sevgim…
ona duyduğum o çocuksu ama çelikten sarsılmaz hayranlık.
Ve bir öğretmen olarak…
matematikten önce onu anlatmaya devam edeceğim.
Benim umudum,
hâlâ o köy evindeki yıkık dökük duvarda,
kerpiçin tozuna inat parlayan o fotoğrafta saklı.
Dünya dönüyor,
1 Nisan şakaları bitmiyor,
ranzalar gıcırdamaya devam ediyor.
Bir ömür daha lazım mı bilmem…
ama bu ömürde o fotoğrafın temsil ettiği ışığa sadık kaldığım için içim ferah.
Doğum günüm kutlu olsun mu?
Belki sadece şunu söylemek yeterlidir:
Yolculuk devam ediyor.
İyi ki bu duraklara uğramışım.
“Bu haftaki yazıyı kendime ayırdım… affola.”
(Bugün başka biri daha doğmuş .Muğla’nın duayen gazetecisi Özcan Özgür.Nice yıllara üstadım.)