İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Ulu Cami'den Çamlı Mektep'e Yarım Bırakılmış Hikâyeler..

Eklenme : 15.9.2020 00:00:00
Görüntülenme: 414

"Akıp gidiyor zaman ve şehir kaybolup gidiyor. Ben var oldukça hatıralarımın siyah beyaz karelerinde yaşayacaksın. Belki bir eskicinin sergisine terk edilmiş bir fotoğraf albümünde rastlayacaklar sana, belki de sayfaları sararmış, solmuş bir kitabın sayfalarında. Şehrimin, yuvamın sesi kalacak kulaklarımda. Ve bir de şehrimin bir türküsünün sözleri."

Hedef rotamız Ulu Cami'ydi. Hatta bir akşam vakti gidelim, demiştik ama sabah vaktinin mahmurluğu ve tazeliğinde bulunduğumuz yer ve zamana düş öğelerinin de eşlik etmesine kapılarak yola çıktık. Muğla'nın sokaklarında sabah ezanı vakitleri yürüyüşlerimizde şehir her dem daha bir güzel ve parlak görünüyor gözümüze. Hafif ve serin bir esinti sessizliğin huzurunda duvarlardaki beyaz badanaların temizliğinde bir arınma da sağlıyor. Caddeler, sokaklar, evler, dükkanlar sanki birer şahsiyet takınıp kimlik buluyorlar.

Kurşunlu'daki tadilat yüzünden şehrin en sevdiğim yerinden mahrum kalarak Sekibaşı Caddesinden yoluma devam ediyorum. Şehrin asli ruhunu yansıtan bu dar yollardan geçerken geçmişle bugünü yaşamayı bırakıp şehrin geleceğine yöneltiyorum bakışlarımı. Bu yol üzerindeki evler, dükkanlar bundan elli yıl sonra aynı ruhu ve kimliği yansıtacak mı diye düşünüyorum. Geçmişten bugüne taşıdıklarımızda bu kadar eksilmişken ve bu kadar fakirken geleceğe bizim kuşağın aç gözlü mirasyedileri ne bıracak diye hayıflanıyorum. Aslında geleceğe kanat gerecek orta kuşağın, gençliğin ruhî terbiyesine ne verdiklerini de düşünmek gerekmez mi? Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlik kültürel kimliğimize ait nelere sahip olacak, nelere sahip çıkacak?

Bu düşüncelerle yol aldığım Sekibaşı Caddesi gözümün önünde yalnızlığa mahkum oluyor ve terk ediliyor, bakımsız bir viraneye dönüşüyor. "Sen de kayıp gidiyorsun avucumun içinden.. Bak bir kum saatindeki gibi yavaş yavaş akıp gidiyor. Tutamıyorum, mani olamıyorum. Akıp gidiyor zaman, ve şehir kaybolup gidiyor. Ben var oldukça hatıralarımın siyah beyaz karelerinde yaşayacaksın. Belki bir eskicinin sergisine terk edilmiş bir fotoğraf albümünde rastlayacaklar sana, belki de sayfaları sararmış, solmuş bir kitabın sayfalarında. Şehrimin, yuvamın sesi kalacak kulaklarımda. Ve bir de şehrimin bir türküsünün sözleri.." Derkenara not ediyorum. Uçup gitmesinler diye. Bende başlayan bende bitmeyecek bir hikâyenin cümlelerini.

Sekibaşı Caddesinin sonunda kahvelere kavuşuyorum. Köşedeki fırından sıcacık ekmek kokusu geliyor. Kahve uykuda. İki saat sonra bu cadde üzerindeki dükkanlar uyanır. Esnaf şehre el verir. Bereketince işler, can bulur. Müşteriler bu hayata can verir. Muğla'nın kimliğinde önemli bir sembol olan Helvacı Tahsin'in dükkanı artık tükenmekte olan bir kültürel mirasın koruma altına alınması gereken değerlerinden biri haline geliyor. Zahire Pazarı'nı geçiyorum. Burada kalırsam Ulu Cami'ye ulaşamam. Zahire Pazarı'nda ikindi vakti dem almak gerekir.

Nihayet Ulu Cami'ye çıkan yokuşa ulaşıyorum. Ardımda neler bıraktığıma bakıyorum. Kurşunlu meydanı, Yağcılar Hanı ve Arasta. Ufak tefek dükkanlar.. Kaybolan demirciler, bakırcılar, semerciler ve artık tek tük kalan zanaat ustaları. Elektrikçisinden, ayakkabı tamircisine radyocu, havlucu, terziler, berberler ve kahveciler.. Şahsiyetiyle, ahlaki duruşuyla hala varlığını sürdüren eli öpülesi esnafımız nefes almaya, nefes vermeye devam ediyorlar.

Ulu Cami'ye vasıl oluyoruz. Vuslata eriyoruz. Şehrin Beylikler dönemindeki ilk merkezi. Şehir bu mabed etrafında şekillenmiş. Telefondan minyatür ustası Ömür Koç hocamın hayat verdiği "Ulu Cami" çalışmasına bakıyorum. Bir mabedin şehre kattığı kimliği sorguluyorum. Cami-i Kebir, şehrin varlığının anahtarı. Mabedin eteklerinde hayat bulan Arasta, eğitim ve yönetim merkezi ve evler. Şehir Asar dağının etekleri ile Saburhane arasında hayat buluyor.

Ulu Cami'nin sıfatında yer alan ululuğunu hissediyorum. Muğla ibadethaneleri arasında sessiz sakin yerini alan bir cami burası. Ne Kurşunlu kadar merkezi ne de Şahidi Cami kadar gönüller durağı. Kendi yerinde bütün vakarıyla yerini alıyor. Camiden içeriye adım attığım anda başka bir hiçbir yerde hissetmediğim bir ferahlık duyuyorum. Beylikler dönemine ait kimliğiyle bir kubbesi de olmayan cami ahşap ve kargir yapısıyla klasik Muğla yapısında var olan özellikleri üzerinde barındırıyor. Cami bulunduğu alan itibariyle bir ada gibi çevresini yollarla ayırmış. Bitişiğinde hiçbir yapı yok. Caminin kıble tarafına düşen bir haziresi var ki buraya bir giriş yeri yok. Sırlanmış sanki burası. Camiyi çevreleyen duvarlar yolun üzerinde bir duruş sergiliyor.

Ve sabah ezanı okunuyor. Yokuş yukarı ve yokuş aşağı ayak sesleri duyuyorum. Aheste aheste içeri giriyorlar. Caminin derinliğinde tenha bir köşe buluyorlar kendilerine. Gözlerim tavana takılı ezanı dinliyorum kendime geliyorum. Evet buradaki ferahlık caminin büyüklüğünün yanı sıra yüksekliğinden geliyor. Tarihte bir çok tamir görmüş yapı son restorasyanda asli gerçeğine yakın bir görünüme kavuşmuş. Caminin hemen yanındaki minaresi de yapının içinde bitivermiş sanki. Sabah namazına yetişmeye çalışan cemaatin abdest alırkan çeşmeden akan suyun sesini hatırlıyorum. "Su sesinden ve kanat şakırtısında billûr bir avize." diye devam eden mısraları bu mabede "billûr bir avize Muğla'da zaman" tamamlamak istiyorum. Ulu Cami'de zaman, şehrin billûr bir zamanında hayat buluyor.

Namaz kılındıktan sonra hercai gönlüm, bu mabedde daha kalmayı planlarken, başka bir mekana uçuveriyor. Oysa cami üzerine söylenecek ne kadar sözüm birikmişti ama; gönül bu ele avuca sığmıyor. Çamlı Mektep'e doğru yol alıyorum. Çamlı Mektep'in bulunduğu mahale gelince mekanın kapısı önünde duruyorum. 19.yüzyıl sonlarında Çamlı Mektep'te çekilmiş siyah beyaz bir fotoğraf gözümün önüne geliyor. Mektebin alt kısmı var markajda, geniş bir bahçe, asma çardağı altında yer yer zeybek kıyafetli, yer yer başlarında fesleri mahalli kıyafetli dörtlü sıraya girmiş gençler var. Fotoğrafın arkasında müstantiklik imtihanı diyor. Yani günümüzün sorgu yargıçları yetişiyormuş. Gençlerin önünde sandalyelerine oturmuş vaziyette sarıklı cübbeli, takım elbiseli hocalar var.

İşte bu hocalardan biri atalarımdan biri. Müderris Emin Efendi. Rahmetli dedemin dayısı. Sararmış bu fotoğrafta bile sapsarı zayıf silüeti kendini belli ediyor. Çamlı Mektep'teki bu mezuniyet heyecanında hocaların yüzlerindeki gurur Emin Efendi'de mahcubiyetle örtülmüş. Hafif başını eğmiş. Sarığı bembeyaz, kıyafetleri zayıf bedenini incelikle sarmış. Emin Efendi usta bir hattat, bir neyzen ve aynı zamanda bir hafız ve alanında önemli bir alimmiş. Kitabî bilgisi o kadar yüksekmiş ki bir not aktardığında ya da kaynak gösterdiğinde ezberinden sayfasına kadar aktarırmış. Otuz yaşına varmadan bir sabah baş ağrısıyla uyanıp bir saat içerisinde son nefesini vermiş. Ardında kitaplarını, öğrencilerini ve de kaybının verdiği büyük bir acıyı bırakarak.

Evimizde ne zaman Çamlı Mektep bahsi geçse hep Emin Efendi'nin hüznü hissedilirdi. Mezar taşına öğrencilerinden biri tarih düşmüş. Mezar taşındaki o notu da nasip olursa Namık Açıkgöz hocama okutup kayıt düşmek istiyorum. Bize ondan miras bir Kuran kaldı. Üzerinde rahmetli dedemle dayısının tarih düştüğü, notlar aldığı bir bölüm de var.

Geleceğimiz gençlerimize emanet bırakmamız, aktarmamız gereken o kadar büyük hazinelerimiz var ki. Bunların vebali üzerimizde. Bizler bugünü yaşar, bugünü bugünde tüketmeye devam edersek ne geçmişten çıkabiliriz, ne de geleceğe bakacak zamanımız olur. Küçücük bir fotoğrafın hikayesinde bile neler saklı. Sırlar dünyasını aydınlatmak bizim gayretimizle, irademizle gerçekleşecek.

Çamlı Mektep'i bir içeriden görmek nasip olmadı şimdiye kadar. Hep o kapının önünden baktık geçtik. Hatıraları o duvarların ardında kaldı. Derken kapının önüne bir kumru konuyor. Bir şeyler arıyor. Ürkek ürkek bakıyor. Kumruya bakıyorum hızla kanat çırpıp uzaklaşıyor. Ardından kumru sesleri geliyor kulaklarıma. Kumru sesleri eşliğinde bir alemden başka bir aleme geçiyorum.

Arastadan çekiç sesleri geliyor. Gün yüzünü iyice gösterdi. İnsanlar kapılardan adım atıyorlar. Hayat yeni bir günün akışında can buluyor. Ulu Cami'nin önünden geçiyorum. Ulu mabed her zamanki vakur ve mütevazı duruşunda selamlıyor geçenleri. Hemen Arasta'nın camiye bakan köşesinde, her zamanki gölgeliği asma çardağıyla İnceoğlu Kahvesinde bir çay içiyorum. Muğla'nın güler yüzlü insanıyla selamlaşıyoruz. Bir tatlı huzurun bulunduğu bu mekanda bugünlük seyrimizi son erdiriyoruz.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

Powered by BilgiSoft