Mağrip’ten Endülüs’e Medeniyetin İzinde-2

Bu haber 24 Eylül 2019 - 10:13 'de eklendi ve 970 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

“Bir nehir kentinin aydınlığında büyük bir şehir Sevilla… Palmiyeler, turunç ağaçları, rengarenk parklar, bahçeler. Hayat akıp gidiyor.. .. Altın Kule nöbet tutmakta hala Muvahhidlerin hatırasında. İşbiliyye idi adım, Sevilla diyorlar. Adım artık Sevilla. Hafızalarımıza güzelliğiyle  nakşedilen Sevilla’nın makyajının altında tarihe tanıklık eden bir yandan yağmalar, katledilen insanlar, kan ve gözyaşı.. Guadalaquivir! Avrupa’da büyük şehirlerin hikâyesinde büyük nehirlerinde hikâyesi de saklı aslında.

 

Mağrip’ten Endülüs’e ilk durağımız Sevilla. Büyük bir nehrin kenarında kurulmuş Endülüs’ün en büyük şehri. Guadalaquivir! Büyük nehrin büyük şehri. Tarifa’ya adım attığımız andan itibaren İspanya’da olmanın gerçeğinden çok Al Andalus’un yani Endülüs’ün rüyasındayım. Avrupa’daki İslâmiyet’in yegane izlerini bıraktığı, Avrupa’nın uyanışının temellerini atan bir medeniyetin rüyasında. Öyle bir İslâm mührü ki fethin özündeki insana uzatılan merhametli el ruhlardan edebiyata, ilme, kültüre, sanata ve medeniyete vuruyor mührünü. Bu medeniyetin izlerinden bir doğuşa uzanan Avrupa medeniyeti.

İşbiliyye’de Sevilla’da modern bir Avrupa şehrinin perde arkasında saklanan sırlar. Sevilla sırlarla dolu. Gezimiz boyunca İşbiliye Ulu Cami’den Sevilla Katedrali’ne, Altın Kule’ye, İspanya Meydanı’na, Alkazar Sarayı’na, Maria Luisa Parkı’na, Santa Cruz Mahallesi’ne uğruyoruz. Endülüs’ten imparatorluk İspanyası’na asır asır bütün tarihe tanıklık eden ve içinde insanlığın hikâyesini, hatta çığlıklarını duyduğumuz bir şehir. Bir yanı güzellik, bir yanı acı, göz yaşı.. Medeniyetin iki yüzü. Nehrin iki yüzü gibi.

Endülüs mirasını taşıyan bu şehirde tarih boyunca yaşadıkları işkencelere rağmen hâlâ yüreklerinde kimliklerini koruyan; unutturulmaya çalışılsa da, tanıklığıyla hafızasında izleri taşıyan şehir.

İspanya Meydanındayız. Asırların istilasını kurduğu emperyalist imparatorluğun zenginliğini 20.asra taşıyamayan İspanya’nın 1928 yılındaki büyüklüğünü ilan ettiği nafile son çırpınışları.. Ardında İspanyolca konuşan ülkeler, insanlar bıraksa da artık eski hakimiyetini kaybetmiş durumda.Bir yanda da İspanya adı altında bir araya gelen Katalonya, Bask, Madrid, Endülüs adı altında dilleri, kültürleri, etnik özellikleriyle kendi içinde bağımsız bölgelerin bir arada toplaması. Ve buna rağmen İspanya ismi altında kalmak istemeyen toplulukların mücadelesi. Müslümanlarla başlayan katliamın, işkencenin doğurduğu gözyaşı medeniyeti Musevilerle ve sonunda İkinci Dünya Savaşı’nda Bask ve Katalonya bölgelerinde yaşanan katliam ve gözyaşı ile devam etmiş. Buna rağmen İspanya’da Batı medeniyetinin bir yanı kir, bir yanı ışık izlerini görmek mümkün.

“Güzel bakmak sevaptır.” Sözünü düstur edinelim ki güzeli görelim, güzelliklerde buluşalım. Çünkü yakıp yıkılan ama; yok edilemeyen Endülüs’ün mirasında da güzellik vardı. Bu güzellik özellikle Sevilla’da binalarda, saraylarda, insanlarda kendini gösteriyor. Endülüs’ün incisi İşbiliyye’de estetik, zarafet sanata, bilime rehberlik ediyor. Yine bir kitabın sayfalarından cümleler eşlik ediyor güzellik adına. Kitab-ı Aşk’ın sayfaları  arasında İskender Pala rehberlik ediyor : “ Sevgi Medine’de, Semerkant’ta, sevgi Bağdat’ta, Endülüs’te ta caddelerde, sokaklarda çınlar durur muydu eskiden? Ya neden şimdi Ayasofya’da pitoresk, Divanyolu’nda kaldırım taşı, Yeşil Kubbe’de Mevlânâ, Ankara’da ittifak, Erciyes’te kar, Fırat’ta bir içim su olup girmiyor mu dünyamıza?” Yanıt: Evet!..

Sevilla’da zaman Alkazar Sarayı’nda tamamlanıyor. Muvahhidlerin yani İslâm medeniyetinin dünyaya ikinci uyanışı yarattığı zarafet medeniyetinden izler; Katolik İspanya’nın Gotik sanatı ile tamamlanmış durumda. Bir yanda zarafetle nakış nakış işlenmiş insan ruhuna sinmiş güzellik; diğer yanda taşa bütün görkemini, ihtirasını yansıtmış devasa sanat anlayışı. Mağrip’ten Endülüs’e taşınan güzelliğin sırrını kendi mahfiline taşıyan güzellik Alkazar Sarayının iç sarayına yansımış. Nakşedilmiş zarafet yüzlerce sütünun üzerinden ayet ayet her bir hücresine sinmiş ilahi bir güzellik. Rengarenk çiniler, iç kakmalarla birer sanat zarafetinde, inceliğinde şahikasına varırken Mağrip’in efsaneleri zamana, mekana dokunuyor. Gözlerin bu güzelliğin ayırdına varabilmesi için saatler yetmiyor. Alkazar Sarayı’nda Endülüs ayaklanıyor. Ete, kemiğe bürünüyor. Diğer yanda güzelliği dışa vurmuş gotik güzellik bedene hitap ediyor. Ama ruhu çıplak kalmış. İki medeniyetten izler bir içe yani maneviyata, diğeri dışa yani maddeye sesleniyor. Hilâl ve Haç medeniyetlerinin hakikati karşımızda.

Ve Maria Luisa Parkı, ve tam karşısında kırk altı dönüm üzere kurulan bir meydan: İspanya Meydanı!. İspanya’nın kırk sekiz şehrini ya da bölgesini temsil eden köşeler, büyükçe bir su kanalları üzerinden geçirilen köprüler, güzellik sıfatını derece derece tamamlayan bahçeler. Ve meydanın merkezinden gelen efsunlu bir müzik ve raks: Flamenko! Sevilla ve Endülüs’ün kaynaklık ettiği asırların ardından gelen zulme bir başkaldırı hatta; bir isyan şarkısı. Gururun ötesinde bir kibir. Gitarın eşlik ettiği hatta doğaçlama hikâyeyi ezgisiyle yarattığı müziğe dansıyla can veren dansçılar. Topukların estetik ritmi ve bu ritmden ruhlara yansıyan aşk, savaş, başkaldırı. Bir yanda müzik bir yanda raks. Dans kelimesinin manaya hükmedemediği bir raks. Kırmızı ve siyah’ın hakim olduğu erkek ve kadın kostümleri. Erkeklerin dansında egemenlik, kadının dansında aşk renk renk ritme yansıyor. Seyre dalmanın ötesinde etkisi altına giriyorum. Efsunlanıyorum. Çantamı iki elimde sıkı sıkı tutuyorum. İspanya’da bir ziyaretçiyseniz bütün güzellikler karşısında bile uyanık durmalısınız. Hırsızlık haddinden fazla. Neyse Sevilla’da flamenkoya dair anlatılacak çok şey var. Bizim haddimizde değil. Sözü asıl sahibine Yahya Kemal’e verelim. Endülüs’te Raks’tan mısralarda o büyülü raksı sözcükler yoluyla yaşıyorsunuz:

“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı

 

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi

 

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: Ole!”

Şiirin son mısrasında geçen İspanyolca “Ole” kelimesinde Endülüs’ten bugüne sirayet eden değişim, kelimenin etimolojik yapısından bize izler barındırıyor. Kimi “himela”, kimi “hola”, kimi “ola”, “ala” dan getirse de Allah Allah nidalarından “ole” nidalarına “yaşa” manasına kadar gelen bir hareket sözcüğü. Sevilla’da son noktayı Katedral’in kulesine yani Giralda’ya bakarken koyuyorum. Marakeş’te ilk kez gördüğüm Emevi minarelerinin bir gölgesi bu çan kulesinde sırlanmış.Ezanın yerini çan sesleri alsa da insanlık ortak bir yerde buluşuyor. Mimari yapılarıyla, müziği ile, aydınlanmayı başlattığı ilmi, kültürü ve medeniyeti ile, bağrında yetiştirdiği İbn-i Arabî, İbn-i Haldun, İbn-i Rüşd, Ziryap gibi şahika insanlarla hâlâ ruhlarımıza zenginleştiren Endülüs bize “güzel bakmanın, güzel görmenin” sırlarını ve insana kattığı zenginliği yaşatmaya devam ediyor.

İşbiliyye’den Kurtuba’ya yol alırken Sevilla’ya dair yüzlerce hatıra ve hikâyeyi içimize aktarıyoruz. Eski bir sigara fabrikasının işçilerinin şarkıları uğurluyor bizi. Sevilla bir zamanlar kendisine hayat veren Büyük Nehir üzerindeki gemiler yoluyla sömürgelerinden gelen ham maddeleri şehre getiriyor fabrikalarında işliyordu. İşleyenler kimdi? İşgal ettiği toprakların Katolik misyonerlerin eliyle ehlileştirilmiş vahşiler. İnsan suretindeki bu varlıkları ayakları zincirli kölelere dönüşüp Batı’nın feodalizminin işgücü ve sermayesi oluyordu bir bakıma. Aşağı doğru kay /Tatlı savaş-cennet arabası  /Beni eve götürmek için geliyor / beni cennete götürüyor / beni özgürlüğe taşıyor / Bir grup melek arkamdan geliyor /Bazen yukarıdayım,  bazen aşağıdayım /Fakat hâlâ ruhumu cennet yolunda hissediyorum / Oraya benden önce varırsan/ Bütün arkadaşlarıma oraya geleceğimi söyle”

Santa Cruz Mahallesi, Müslümanların çığlığı ardı sıra Musevilerin çığlıkları sömürgelerden gelen çığlıklarıyla tamamlanıyor. Kulaklarımı tıkıyorum. Güzelliklerin ardında gözyaşı medeniyeti içimizde Sevilla’yla hareket ediyor. Bir nehir kentinin aydınlığında büyük bir şehir Sevilla… Palmiyeler, turunç ağaçları, rengarenk parklar, bahçeler. Hayat akıp gidiyor.. .. Altın Kule nöbet tutmakta hala Muvahhidlerin hatırasında. İşbiliyye idi adım, Sevilla diyorlar. Adım artık Sevilla. Hafızalarımıza güzelliğiyle  nakşedilen Sevilla’nın makyajının altında tarihe tanıklık eden bir yandan yağmalar, katledilen insanlar, kan ve gözyaşı.. Guadalaquivir! Avrupa’da büyük şehirlerin hikâyesinde büyük nehirlerinde hikâyesi de saklı aslında.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.