İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Kadıkahvesi'nde Hüzzam Anılar

Eklenme : 27.10.2020 00:00:00
Görüntülenme: 350

"Nesillerin durağında insan seli bu mescitte bayramları, göçleri karşılıyor. Eller göğe yükselirken dualar mekanı da rahmetle dolduruyor. Rodos'u gezerken istiklalini yitirmiş mabetlerin hazin hüznünü duymuştum. Oysa ezanların okunduğu bu memleketin hür ufuklarında bir mescit Kadıkahvesi'nde Karabağlar'da yok oluşa terk ediliyor."

Hazan vakti Karabağlar'ı dolaşmaya devam ediyoruz. Kadıkahvesi'ndeyiz. Göç çiçekleri derken ayaklarımızın altına döşenmiş kuru yaprakların hüzün nağmeleri bir hüzzam besteye dönüşüyor. Kadıkahvesi'nin önünde bir meşe esen rüzgarla sanki bir maestroyo dönüşüyor. Rüzgar, kuru yaprakları önüne katıp uzaklaşıyor. Bir uğultu bırakıyor kulaklarda. Gözlerimiz hazanın hüzün renklerinin gönül yakıcılığında yeşilden turuncuya ve kırmızıya yol veriyor. Ol dem talip olsa gönlümüz aşka, Kadıkahvesi'nin yalnızlığında yalnız hüzne talip olacak, yalnız hüzne.

Kara tavuk sesleri geliyor karşı kesikten. Ses hüzzam bestenin soluk notalarında bir yer buluyor kendine. Ve güneş son demlerine varırken ortaya yayılan kızıllıkta Kadıkahvesi başka bir mekana dönüşüyor.

Kadıkahvesi'nin mescit tarafına arkadan dolaşıyorum. Girişi bir incir ağacı tutmuş. Terkedilmiş, artık tütmeyen ocaklarda biten incir ağaçlarında biri sanki. Bakıyorum bakımsızlıktan o da serbest bırakmış kendini, mescidin bekçiliğine soyunmuş, ya da artık gelmeyen cemaatin yerine sadakatle ayrılmış kapısının önünden.

Bu kaderine terk edilmiş virane mescidin aşılı kapısından içeri girmeden önce binanın konumuna, durduğu yere bakıyorum. Her şey tastamam, her şey mazinin hayırlı insanlarınca düşünülmüş. Karabağlar'daki mescitlerin içerisinde mekanın kullanımı açısından yeterli ve gelişmiş bir yapıya sahip. Kadın cemaat yerine, abdestliğine ve ana mescit binasına kadar her şey yer yerli yerinde ama kaderine terk edildiğinden artık yok oluşun sessizliğinde.

Açık pencerelerinden hazin rüzgarlar esecek, ahşap kapaklar yerinde duramayacak, kapanıp açılacak ve bir zamanların yaşanılan tüm hatıralarının yerinde yeller esecek. Kadıkahvesi bir Süpüroğlu, bir Keyfoturağı kadar Karabağların merkezi yerlerinden biri olabilir aslında.

Neyse hüzzam bestenin giriş nağmelerini dinlerken mescitten içeri giriyorum. Mihrap öylece yerinde solup giden maviliğin derinliğinde kapısını tüm dualara kapatmış. Oysa onun yönü kıblede ise o mihrabı niye terk ettik, niye bu kadar yalnızlığa mahkum ettik.

Ve mescidin çatısı, sağlam ağaç atkıları sayesinde ayakta durmaya devam ediyor. Mescidin tabanları bakımsızlıktan ve rutubetten çürümüş ve bu munis ve güzel mescit oraya buraya dağıtılan eşyalara bakacak olursak bir depo olarak kullanılmış. Bu mukaddes mekana ellerine ne geçerse atmışlar.

Mescidin mihrabı bir zarafet duruşu sergiliyor. Sanki yaşadığı onca yoksulluğa ve acıya rağmen zarafetiyle gururundan ödün vermeden ayakta kalan bir gönül efendisinin hikayesine tanıklık diyorum. Mihrabın merdivenleri, korkulukları aşı karanfili bir ağacın yanıklığında bütün güzelliğiyle hala resmedilebilir.

Ve işte minberin ayak ucunda bir tabut ve yanında kapağı. Sanki mescidin cenaze namazına hazırlanıyorlar ve o vaktin ne zaman geleceğini bekliyorlar.

Bu mekanın yalnızlığında hüzzam besteyi duyamıyorum. Mescidin içinde dışarıdan kopan fırtınanın sesini duyuyorum. Ve sağanak yağmur başlıyor. Bir köşeye siniyorum. İçimde bir şeyler kopup gidiyor. Bu hazan hüznü yerini kayboluşun girdabında çaresizliğe bırakıyor.

Bütün imkanların umutları senin elindeyken bu viranenin çığlığını duyuramaz mısın diyorum kendi kendime. Ve hatıralar mekanla buluşuyor. Nesillerin durağında insan seli bu mescitte bayramları, göçleri karşılıyor. Eller göğe yükselirken dualar mekanı da rahmetle dolduruyor. Rodos'u gezerken istiklalini yitirmiş mabetlerin hazin hüznünü duymuştum. Oysa ezanların okunduğu bu memleketin hür ufuklarında bir mescit Kadıkahvesi'nde Karabağlar'da yok oluşa terk ediliyor.

Sindiğim yerden başımı kaldırıyorum aynı mekanın bir başka köşesinde mescidi ile aynı terk edilmişliğe mahkum edilmiş kahveye doğru gidiyorum. Mekanın genişliği, simetrisi ve avlusunda hayat bulan alan bir kahve olmaktan çıkıyor. Heyecan dolu güneş yüzlülerin sohbetlerinde can buluyor.

Yaşlılar bir nefeslik duraklarında kahvede can şenliği buluyorlar. 1960'lı yıllara kadar bu mekan nice can şenlikleri yaşadı diyorum. Ve bir yerden bir şarkının sözleri eşlik ediyor ve Kadıkahvesi'nin hikayesine fon oluyor:

"Nedendir bu dil-i zârın figanı

Hayâl eyler gönül geçmiş zamânı

Geçen demler eğer misl-i cihânı

Hayâl eyler gönül geçmiş zamânı"

Kendimi "Hayâl eyler gönül geçmiş zamânı" mısralarını tekrar ederken buluyorum. Dilime pelesenk oluyor sözleri. Şevki Bey'in bu hüzün dolu bestesi mekanı kuşatıyor. Böyle terk edilmiş mekanlar kaybettiğimiz hatıraları, hikayeleri de beraberinde taşıyor.

Terk eden bizler, terk ettiğimiz yine bizim insanlarımız, geçmişimiz, kimliğimiz. Zamanla el ele verip bu kadar acımasız olmayalım. Hayâl eylesin gönüller geçmiş zamanı ki geçmiş zamanın demlerinde yaşadıkları güzellikleri, iyilikleri gelecek kuşaklara aktarabilelim.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft