Geleneğin Kalp Atışları - Hamle GazetesiHamle Gazetesi

Geleneğin Kalp Atışları

Bu haber 10 Aralık 2019 - 9:58 'de eklendi ve 601 views kez görüntülendi.
İsmail Zorba
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail ZORBA

“Günü dolduran başı sonu belli olmayan bir sürü gereksiz haberlerin, iletilerin gölgesinde hayata dair, umuda dair haberler alma ihtiyacı. Yoksa gölgelerin imparatorluğunu kurmuş sosyal medya canavarı tüm benliğimizi esir alarak bedenimizi, ruhumuzu tüketmekte. İnsanlık gün ışığına gördüğü an mağaradan çıkmıştı, alemin alimi olarak güzele nefes vermişti. Şimdi ise yine karanlığa, o çıktığı mağaraya geri dönmek üzere. Dikkat!..”

 

Bundan aylar önce ülkeme kanat geren değerli eğitimcilerden Ayla Ağabegüm hocam sitayiş dolu bir mesaj yollamıştı. Mesajında diyordu ki” TRT 2’de kırk bölüme ulaşan “Geleneğin Kalp Atışları” adlı programımız var. Her hafta sosyal medyadaki hesabımdan fragmanlarını yayınlıyorum. Hiç dönüşünüz olmuyor.” Nasıl olur da kıymetli hocamın sırça sarayından çıkmış bu nadide güzelliğin farkına varamamıştım. Gündelik hayatın gereksiz telaşları içerisinde ayrıntıları yine mi kaçırmıştık. Oysa ayrıntılar hayatımıza farkındalık katıyordu.

Televizyonun, cep telefonun aracılığıyla sosyal medyanın ve yüzlerce ağın, kanalın insanı esir ettiği, adeta hayatın içerisinden çekip aldığı hatta bir yere mıhlayıp saatlerce hareketsiz bırakıp esir aldığı bir dünyadan bahsediyoruz. Esaret gönüllü mü, görünüşte değil ama iradesiz bırakıp manyetik alanına kapılandığımız bir mıknatıs gibi aklımızı, duygularımızı kontrol altına alıyor.

Televizyon konusunda kontrollü olduğumu söyleyebilirim. Okuma, yazma hayatımın önemli bir bölümünde süreklilik arz ediyor. Ama cep telefonu o konuda basiretim bağlanıyor. Geçenlerde okula giderken cep telefonumu yanıma almayı unutmuşum. Büyük bir boşluk hissettim. Bunun sonu nereye varıyor, o dünyanın içinde sevdiklerini, hayallerini, ideallerini bırakıyorsun ve kendini yalnızlığın içerisinde kaybolmuş bir yalnızlığa mahkum ediyorsun. İçindeki muhakeme, sorgulama, eleştiri, düşünme, hissetme yetilerini kaybediyorsun.

Bir düşünelim, onca televizyon kanalı, binlerce program arasında ne kadarı beni hayata, insana dair kalıcı güzellikleriyle donatıyor, bana bir şeyler katıyor. Samanlıkta iğne aramak gibi. Çok nadir. Onun için Ayla Ağabegüm hocamın TRT 2’deki “Geleneğin Kalp Atışları” programına nadide bir güzellik atfında bulundum. Hayat ayrıntılarda saklıysa günümüzün insanına düşen sabırla bu nadide güzellikleri aramak, bulmak, ortaya çıkarmak ve de saklamak düşüyor. Çünkü böyle programları yapma kudretinde insanlarımızın sayısı gittikçe azalıyor.

Ayla hocamın mesajı karşısında duyduğum mahcubiyeti anlatmaya sözcükler kifayetsiz kalır. Lakin programı izlemeye başladığım an her bir bölümü defalarca dinleme ihtiyacı duydum. Sanki günlerce susuz kalmışım da bir vahaya rastlamışım, kana kana su içmişim. Programın sunumu, konukları ve seyirciye iletilen her bir söz gelecek nesillere geleneğimizin mayaladığı güzelliklerle donanmış atalarımızın bize bir insan olarak bıraktığı incelikleri, güzellikleri, hasletleri, hasretleri anlatıyordu. Ağızlardan çıkan her bir cümle ruhumuzu güzellikleriyle adeta nakış nakış işliyordu.

Geleneğe dair unuttuğumuz, kaybettiğimiz, bir yerlerde yitirdiğimiz kaynaklara ve o kaynağın ustalarına iniyor hayatın içerisinde farkına varamadığımız “Biz”de mayalanan kültürel mirasımızı ortaya çıkarıyordu. Her bir bölüm bir hazine değerindeydi izleyicisi için. Sadece izlemek yeterli olmuyor programın değerini tamamlamak için arşivlenmeli genç kuşaklara da izlettirilmeli. Hatta TRT bu programı kitap haline de getirirse emsalsiz bir hizmete imza atmış olur.

Geleneğin Kalp Atışları programı ismiyle müsemma. Adeta ruhumuza, kimliğimize şekil veren nice güzelliklerin farkına varmamıza, dünyamıza gülen gözlerle daha bir özgüvenle, daha bir umuda sarılarak bakmamıza vesile oluyor. İlk cümlesi izleyicilere rehberlik ediyor, bir yol haritası çiziyor: “Kültür, küçük ıssız akarsulardan, gizli halk pınarlarından beslenen bir nehir gibi geçmişimizden geleceğimize akıyor.” Ait olduğumuz nehrin kaynaklarından, o nehri besleyen halk pınarlarından uzaklaşmamıza hatta “Biz”e ait bütün kaynaklar karşısında gurbette kalışımıza ancak gözyaşlarımızla şahitlik edebiliriz. Bizim yaştakiler bu güzelliklerin sonunu yakalamış insanlar olarak ancak hüzünle, gözyaşıyla şahitlik edebiliriz. Oysa geleceğimiz olan nesiller ise sadece uzaktan öylesine bir nazarla şahitlik edebilir. Burada kültür taşıyıcısı olan bizlere büyük sorumluluk düşüyor.

Geleneğin Kalp Atışları programında aşıklık geleneğinden masallarımıza, halk irfanından bayramlarımıza, hediyeleşmeye, bayramlaşmaya, vakıf anlayışına; düğünlerimizden mezarlarımıza kadar doğumdan ölüme hayata dair insanı insan olarak tanımlayan, tamamlayan ve de insanî güzelliklerle donatan tüm ayrıntılara vakıf olabiliyorsunuz. Programın sunumunda Ayla Hocamın bir o kadar lezzetli ve eşsiz Türkçesi kendine bağlıyor. Hocamın bir erken yaşta doğan olarak ruhundaki çocuksu safiyeti ile program bir ter ü tazelik yaşıyor. Ve konuklar her biri belki de hiç tanımadığımız içimizdeki birer saklı cevher olarak yaşayan nadide insanlar. İzleyebildiğim kırka yakın bölümde kimler yok ki. Her birinin ağzından çıkan cümle ile türkülerimiz, düğünlerimiz, bayramlarımız kısaca geleneğimiz hayat buluyor. İnsanımıza can suyu oluyor bu program. Keşke bu ve bunun gibi programlar bir “Masterchef” veya “Survivor” kadar olmasa da etkin bir izleyici sayısı buluşsa. Hayal etmek bile mutlu kılıyor insanı, kanatlandırıyor. Ne de olsa insan hayal ettiği müddetçe yaşamıyor mu?

Biz konuklarımıza dönelim. Bunlardan biri İstiklal Harbimizin kahramanlarından Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir. Timsal Karabekir’in anlattıkları geldiğimiz nehrin kaynaklarıyla, kültürümüzle onurlanıyor, aydınlanıyoruz. Timsal Hanım diyor ki: “Üç- dört yaşlarında bir çocuk evlerinden, sokaklara müzik sesi ile büyürdü. Sanata iltifat eden bir neslin evlatlarıydık. Ve hayatı bütünüyle eş-dost, akraba, konu-komşu hep birlikte yaşardık. Çocukla büyük aynı saygıyı görürdü. Hatırlıyorum biz üç-dört yaşlarındayız. Bir çocuk dışarıya çıktı mı büyükler ona ayrı hürmet gösterir, yaşını değil insan olmasına saygı gösterirdi. Hayatımızdaki en güzel düsturlardan biri “Temas olmazsa muhabbet olmaz” sözü idi. Bizim zamanımızın insanlarının yüzü her daim gülerdi. Şimdi bakıyorum özellikle gençlere çok mutsuzlar, yüzlerinde duygudan eser yok.” Bu sözler karşısında daha ne denilebilir ki.

Günü dolduran başı sonu belli olmayan bir sürü gereksiz haberlerin, iletilerin gölgesinde hayata dair, umuda dair haberler alma ihtiyacı. Yoksa gölgelerin imparatorluğunu kurmuş sosyal medya canavarı tüm benliğimizi esir alarak bedenimizi, ruhumuzu tüketmekte. İnsanlık gün ışığına gördüğü an mağaradan çıkmıştı, alemin alimi olarak güzele nefes vermişti. Şimdi ise yine karanlığa, o çıktığı mağaraya geri dönmek üzere. Dikkat!..

Evet, dikkat!.. Ve yine programa dönelim. Bu sefer konuğumuz yine zarif bir İstanbul hanımefendisi Prof Dr. Çiçek Derman. Çiçek Derman’ın sesinde, sözünde, tavrında eski İstanbul’a dair nice güzelliklere hasrediyorsunuz kendinizi. Çiçek Derman’ı izlerken evimizin bir köşesinde binbir emekle işlenmiş bir dantele, bir nakışa ya da bir minyatüre bakıyorsunuz. Dinlerken de bir o kadar tatlı musikinin esintileri yansıyor kulaklarınıza. Çiçek Derman sohbeti esnasında Türkçemizden dem vuruyor: “Türkçemiz bir kalp yarası. Hele İstanbul’da doğmuş büyümüş gençlerle teke tek irtibat halindeyim. Ve diyorum ki yeni tanıştığım bir gence; tanımak istiyorum sizi, anlatır mısınız bana kendinizi, dediğim zaman aldığım cevaplar “işte, yani ve şey” ile başlıyor. “İşte, yani ve şey”le tamamlanıyor. Bunlar İstanbul’da doğmuş, büyümüş gençlerin cevapları. Bırakın Türkçe’yi. Kendini anlatamıyor, çünkü kendini ifade etme kalktı ortadan. Bana öyle kelimelerin manasını soruyorlar ki  ben anlatmaya nereden başlasam diye düşünüyorum. Kelimeler aracılığıyla anlaşamıyoruz. Bu çok vahim bir durum. Buna rağmen ben gençleri önemsiyorum. Dekanlık yaptığım yıllarda öğrencilerimi her sabah okulun giriş kapısında güleryüzle karşılar. Her birine, günaydın, derdim. Her biri yüzüme tuhaf tuhaf bakarlardı. Sonra buna alıştılar. Bir günaydın demekle başlar insanın hikayesi.”  Hakikaten de bir günaydın demekle başlıyor hikayemiz.

Ve bir söz de bir kilim ustası Hikmet Şarlak beyefendiden: “Bir müşteri gelir yirmi tane kilim açarım. Gösteririm. Bakanlar için içimden derim ki, bu kadar kilime bakan beğenmese bile en azından beş altı tanesine baktığında heyecan duymalı derim. Eğer heyecan duymuyorsa, herhalde yanlış dükkandasınız, derim. Bu da bunun gibi gençler bir şeylere heyecan duymuyorsa biz belki bir şeyleri yanlış görüyoruz. Biz gençlerden elimizi çekmeliyiz. Her şeyi onlar adına yapmamalıyız. Bırakalım düşsünler, yaranın acısını tatsınlar. Kendi elleriyle bulsunlar yollarını. Biz sadece içimizdeki heyecanı, aşkı onlara iletsek yeter.”  Ne kadar doğru tespitler. İrfanla harmanlanmış bir alemin aliminden sözler. Sözler, sözler her biri birer yaşam anahtarı. Geleneğin Kalp Atışları programı gerçekten derya içinde bir damla ama damla olmanın hakkını veriyor. Ayla Ağabegüm hocama ve programda emeği geçenleri kutluyorum. Hizmetleriniz daim olsun.

Ben şimdiden arşivleyip gençlere izletiyorum. Sizler de sevgili okurlarım bu ve bunun gibi programları evde çocuklarımızla, sevdiklerimizle izlemeye var mısınız?

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Hit Counter provided by Curio cabinets