Yüreğinize Sığınıyorum

Bu haber 21 Mart 2016 - 20:56 'de eklendi ve 818 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Pek çok insan sahip olduğu hazineleri fark etmeden yaşar. Bir kişinin bütün veçheleriyle kendi kendini görmesi, idrak etmesi hemen hemen mümkün değildir. Bir başkası tarafından söylenmesi gerekir ki, rahatça idrak edebilsin.”

Mehmed Niyazi (Dâhiler ve Deliler)

 

Bu sabaha rahmetin sesiyle uyandım. Uzun zamandır gözlerimin pınarları kurumuş; acılar ummanında kaybolmuştum. Öyle bir kayboluş ki şu son altı-yedi aydır memleketimin üzerine yağan kesif içinden çıkılmaz bir grilikten bunalmış; acılar ummanında merhamet damarlarının kabardığı insan insan kokan umut ışığına ihtiyacımız vardı. Güzellikler hiç yaşanmıyor değildi ya! Yaşanıyordu yaşanmasına, radyodaki güzel bir sesi kaplayan parazitlerin cızırtıları hep baskın çıkıyordu. Duymamız, görmemiz istenmiyordu sanki insan insan kokan güzellikleri. Siyah-beyaz fotoğraflara bakmaya o kadar muhtaçtı ki gönüllerimiz.

Sanki gökten inen her rahmet damlası kesif bir boşlukta kaybolmuş gönlüme de bir umut ışığı damlatıyordu. Her rahmet damlası inşallah bir damla gözyaşının hikmetinde insan insan işleyecekti içimize, ruhumuza. Görmeyen gözlerimiz görecek, duymayan kulaklarımız işitecek, yüreğimiz merhamet ikliminde yeniden uyanacaktı bu gaflet uykusundan. Bu düşüncelerin peşinde dalmışken ve de içime de dolu dolu yağmura bakarken sanki pencereye yapışmış kalmışım ve zaman sanki o an duruvermiş. Birden tenimde bir serinlik hissettim. O kadar kendimden geçmişim ki penceren sızan yağmur suyu içime işlemiş. İnanır mısınız yağmur damlaları altında ıslanmışlıkta da bir başka güzellik, bir başka bereket var insan için. Yenilendiğinizi hissediyorsunuz. Sonrası ise beklemek, beklemek!. Sabırla.. Her yağmur sonrası güneşin açısın beklemek ve umut ederek seyrini beklemek sırlı ebem kuşağı köprüsünü. Siyah -beyaz fotoğraflar o zaman renklenecek.

Benim çok beklememe gerek kalmadı. Sabah alışkanlıklarımdan biri öncelikle kahvaltı sonrası gazete okumakken artık; zamanın uyduluğuna kendimizi kaptırdığımızdan internette dolanıyorum. Güzellikler dışında gözüm, kulağım, yüreğim her şeye kapalı. Sosyal iletişim ağlarından birinde bir paylaşım dikkatimi çekiyor. Çok değerli hocam, Niyazi Özdamarlar’ın bir paylaşımı beni alıp nerelere götürdü bir bilseniz. Sanki kanatlandım bir kelebek misali oradan oraya konuyorum. Niyazi Hocam yıllarca Turgut Reis Lisesi’nde olsun Milli Eğitimde olsun idarecilik de yaptı, felsefe öğretmenliği de.. Muğla’da kendine özgü insanca duruşu, kişiliği ile örnek alınacak bir saygınlığı herkesin takdirini kazanmıştır. Bu saygınlığı emekli olduktan sonra Muğla’mızın hizmetine sunduğu “Niyazibey Matbaası” ile devam ettiriyor.

Paylaşımında Muğla’nın sevilen iki özel insanını fotoğraflamış ve o anın güzelliğini aktarmış. İkisini tanıyorum ama; birinin ismi aklımda değil. Biri bizim dünya güzeli insanımız “Fahrettin!” Büyüdüğüm mahallemin insanı. Çocukluk, gençlik anlarımın saf, tertemiz insanı. Onu her gördüğümüzde yüzümüzde şu an yağan yağmurun rahmeti gibi bir tebessüm oluşur. Onlar hayatımızın oksijen kaynakları. Hiç büyümeyen ve yok olmayan çocuk masumiyeti. Onlara deliler diyoruz, engelliler diyoruz, özürlüler diyoruz. Hakikatin aynasına kendimizi çektiğimizde onların saflığının, masumiyetinin yanında asıl kirlenmişliğiyle, çirkin yüzüyle o aynaya bakamayanlar asıl özürlünün, asıl engellinin kendimiz olduğunu itiraf bile edemiyoruz aslında.

Bizim Fahrettin’e dönelim. Üç Erenler’in tam karşısında bir çıkmaz sokakta otururlardı. Anne, baba ve bir kız kardeşten oluşan ailesiyle Fahrettin her akşamüstü o çıkmaz sokağın önünde oturur, kendi hallerinde eğleşirlerdi. Fahrettin zaman zaman sokağın her ziyaretçisini kendi hikmetinde sözlerle selam verirdi. Fahrettin’in bu çekirdek ailesi o sokağa ve şehre kendi hallerinde bir güzellik katarlardı. Ailenin geçimini ne ile sağladığını bilmiyorum ama; bizler için Fahrettin o cümlenin öznesiydi.

Fahrettin delikanlılık dönemlerinde kendi hikmetine nazar veren aklının safiyetinde güzellikleri barındırırdı. Bunların en önemlisi mukallitliğiydi. Şehrin sokaklarında şöyle kendince dolaşırken onu gören her esnaf onu dükkanına davet eder; çayını, kahvesini ikram eder. Günün haberlerini canlı yayında Fahrettin’den dinlemek ayrı bir mutluluk katardı insanlara. O tane tane konuşması, bir spikere yaraşır edası ile haberleri doğaçlama ne güzel okurdu Fahrettin. “Cumhurbaşkanı Sayın Turgut Özal bugün bir açılışa katıldı. Ve vatandaşlara şöyle dedi, böyle dedi” tarzında yüksek sesle kurulan cümleleriyle Fahrettin bunun dışında bir kültür belleğiydi aslında. Onun haberlerinde, sözlerinde saflığın, duruluğun ve masumiyetin korunduğu cümleler yüzlerde bıraktığı tebessümle durağan dünyamıza ayrı bir renk katardı.

Fahrettin apayrı bir yazı konusu, bizim amacımız onu hatırlamak, onun şahsında insanlığımızı hatırlamak, hatırlatmak aslında. Ünvanları her ne kadar deli olsa da veli mertebesinde şehrin ayrı bir karakteri, güzelliğiydi bu insanlar. Fahrettin küçük bir örnek; “Sen hakirsin, sen hakirsin.” sözleriyle Naciye, o yanık ve güzel sesiyle her sabah gazel okuyan Sönmez, yolda giderken yüzüne bakmaktan korktuğum Samıt, bir parka adını verecek şehre damgasını vurmuş bende ise hiç inmediği belediye otobüsleriyle yaptığı seyahatler kalan Serpil, sokak dolaşan açık kapı gördüğünde kapatan Ertan, aniden önünüze çıkıveren, ağzı biraz galiz sözlerle ürperten Hasan ve maçların ve cenaze namazlarındaki teşrifatçımız Yaşar!.. Ve bunlara eklenecek nice isimler… Aslında hepsi zararsız kendi özel dünyalarında güzel insanlar. İnsanlara ayna olmak için gönderilmiş veliler bazen de dâhiler. Şehrin kimliğinde özel bir yeri olan insanlar. Onların yüzü suyu hürmetine yaşadığımız yağan rahmet bereketinde güzellikler.

Onları kaleme alırken insanlığımdan utandığım, içim acıtan hatırlar da yok değil!. Onlarla alay eden, onları hakir gören, kendi aymazlığında ve çirkinliğinde ruhlarındaki kiri bu garipleri ezerek mutluluk duyan zavallılar. Evet, zavallılar. İnsan görünümündeki zavallılar. Çünkü onların gözleri, kulakları, yürekleri hiçbir zaman rahmet ikliminde güzelliğin, aşkın sırrına eremeyecek. İnsan olmanın şerefine eremeyecekler. Neyse biz güzellerimize dönelim. Her ne kadar ünvanlarına deliliği münasip görsek de asıl bizlerin onların deliliğine ne kadar muhtaç olduğunu unutmayalım.

“Tahammül çok sabır yok.

Tahammül çaresizce bir katlanmadır; sabırda şükür gizlidir; çünkü insan için her zaman beterin beteri söz konusudur.”

Mehmed Niyazi (Dâhiler ve Deliler)

Not: Bu konuda yazılmış iki kaynak kitap tavsiye edeceğim. Biri Mehmed Niyazi’den “Dâhiler ve Deliler.” Diğeri de bir şehrimize dair bir kültür kaynağı, Sayın Erman Şahin’den “Muğla Yazıları”

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.