Yansılar (IV)

 

Bir garip bülbül olsam

Ayrılık türküsü söylesem

Göç çiçekleri şahit olsa

Yayla’nın göç öyküsüne…

 

Sonbahar geldi mi Karabağlar Yaylası üzerine bir hüzün çöker. Göç denkleri hazırlanmıştır. Yayla göçle birlikte bütün bir kış boyunca sürecek yalnızlığa mahkum edilmiştir.

Eylül-ekim ayları geldi mi göç hazırlıkları başlar. Üzümlerden pestilinden sucuğuna, pekmezine hatta sirkesine kadar çeşitli yiyecek, içecekler hazırlanır. Biberler, patlıcanlar dizilir, kurutulur. Domates salçaları güneşte tavında tutulur. Makarnalar kırılmış, tarhanalar kurutulmuştur. Hayvanları olanlar hayvanlarını kesmiş; kavurmalığından sucuğuna kadar bütün hazırlıklarını tamamlamışlardır. Muğlalı kışa, yaylada geçirilen yoğun ama; bir o kadar güzel günlerin anısıyla hazırdır.

Muğla’da her ilkbahar başlayan, sonbahar ortalarında sona eren yayla serüveni değme turlarla yapılan gezilere taş çıkartacak bir güzelliğe sahiptir. Yayla öyküsünün eşi benzeri, örneği yoktur. Yayla deyince yüksek, dağ eteklerinde konaklanan yerler aklımıza gelir. Türkiye’nin tümünde yayla yaşamı demek ormanların koynunda yarların arasında saklanmış eşsiz güzellikteki yaşamdır. Oysa Karabağlar Yaylası şehirden rakım olarak daha aşağılardadır. Buna rağmen Karabağlar,  bir yaylada aranılan tüm beklentileri karşılar..

Eylülün gözyaşları, ekimin çığlıkları derken kasım içine kapanıklılığı ile kişilik kazanır gözümüzün önünde. Ayva bu mevsimde saltanatını ilan eder. Yağmurun ardından gelen güzellikler ince hastalığa yakalanmış bir genç kızın ruhunu yansıtır. Her şey o ruhla birlikte anlamlıdır. O ruhun yokluğunda elimizde sadece boydan boya uzanan topraklar kalır. Yayla aşıkları ellerinde sazları olmasa da gönüllerindeki hazineleri bir kahve fincanının dostluğunda size aktarırlar.

Birer kuru yaprak edasıyla rüzgarın göğsünde süpürülen hatıralarda yayla apayrı bir güzelliktedir. Adlarına baktığımızda her biri yaşamdan büyük bir zevk duyan insanların belli belirsiz siluetleri olarak çıkar karşımıza. Muğlalılar, geleceğe  bir şeyler bırakma adına her bir mahalde kahveleriyle, camileriyle sosyal dinlenme alanları oluşturmuşlardır. Böylece yaşadıkları güzelliklere sahip çıkarak yaylaya hak ettiği gerçek değeri vermişlerdir.

Keyfoturağı, Süpüroğlu, Ayvalı,  Hacıahmet, Kır Kahvesi, Kadı Kahvesi, Kozlu, Narlı, Vakıf adlarındaki esrarlı güzelliği kahvelerindeki, mescitlerindeki yaşanmışlıklarıyla yansıtırlar bizlere. Oralarda yapılan sohbetleri, içilen kahveleri, yaşanılan dostlukları ağzındaki şekeri bitirmek istemeyen bir çocuğun edasında anlatır yaşlılarımız.

Karabağlar yaylası, Muğla’nın ak bahtıdır. Yaşam sevincidir, can şenliğidir. Sofrasındaki azığıdır. Gözündeki sürmesidir. Kulağındaki bülbül sesidir. Billurlarında durulttuğu suyudur. Gönlünde yaşattığı gizli sevdasıdır.

Karabağlar yaylası tarihte de aynı sır dolu yaşanmışlıklarıyla karşımızdadır. Evliya Çelebi’nin kaleminde içine girildiğinde bir türlü çıkılamayan bir yer haline gelir. İrimlerde istediğiniz senaryoyu yazıp Donkişot gibi istediğiniz hayallerle savaşabilirsiniz. Yolda gördüğünüz izler hep sizin bıraktığınız izlerdir. Çünkü yaylada size ait olanı fazlasıyla yaşarsınız.

İrimlerden bahsetmiştik ya!.. Şimdi eskisi kadar olmasa da gündüzleri güneşin, geceleri yıldızların görülmediği irimlere rastlayabiliyoruz. Buralarda hala ellerimize tatlı yapışkanlıklarını bulaştıra bulaştıra böğürtlen(orman üzümü) toplaması bize büyük zevk veriyor. Sadece böğürtlen toplamak mı? Mevsim geçişlerinde kesiklerde çıkan kuşyürekleri, kuzu kulakları, geldim geçtiler,  kömürsenler, ebegümeçleri, labadalar toplanmak için bizleri bekler. Onların malzemesini oluşturduğu börekleri, otluaşları yemek ne güzel olur…

Yer adlarından, ot isimlerinden tutun yaylada yaşayan insanlarının lakaplarına kadar (Kavaklar, Tüller, Çatallar, Topallar…vb) Muğla yaylası Türkçe’ye ne kadar güzel kaynaklık ediyor. Buram buram Türkçe kokuyor her yeri bütün tılsımıyla..

Çocukluğumda Muğla’dan Karabağlar’a gitmek için Dr. Fevzi Koçer’in evinin önünden kalkan jiplere binilirdi. Yaylayı bu jipler ile turlamak ne güzel olurdu!. Yol üzerindeki birkaç yerden geçerken gözlerimizi kapardık.  “Çinçin kuyusuyla, Allan kavağının” olduğu bölgede büyüklerimizin anlattığı şeytanlı rivayetlerden midir, nedir; bir ürperti duyardık. Çocukluğumuzun rivayetlerle dolu güzelliklerini benliğimize saklardık. Şimdilerde nadiren hatırladığımız anıların siyah-beyaz fotoğraflarıyla avunuyoruz.

Yaylanın fotoğrafını çekmek bir hayli zor!. Bizim neslin aktarımları dişe dokunur değil. Asıl güzellikler, yaşlılarımızın ağzından tadını çıkarta çıkarta dinlediklerimizde saklı. Gerçek yayla fotoğraflarına ancak böyle ulaşabiliriz. Bize aktarılanları dinlemek de yeterli değil. Dinlediklerimizi bir kitap gibi açıp tek tek okumalı, izlenimlerimizi gelecek nesillere bütün ayrıntılarıyla aktarmalıyız. Sayın Erman Şahin’in “Muğla Yazıları” adlı eseri bu konuda yazılmış eşsiz bir kaynaktır. Muğla’nın evlerinin, yaylasının, kültürünün, tarihinin,  insanının hasılı şehrin baştan başa yaşatıldığı bir şehrengize ihtiyacı var. Yazılarak yaşatılmayı en çok hak eden şehirlerimizden biri çünkü Muğla…

Göç çiçekleri sarı renktedir. Kokusu yoktur ama benzersiz bir görünüme sahiptir. Her göç çiçeğini birer gözyaşı damlasına benzetirim. Sadece birer damla. Çünkü bir haykırış, feryat duyulmaz bu gözyaşlarında. Ayrılığın buruk bir acısı vardır. Göç çiçeklerinde her gözyaşı damlası güneşe değdiğinde bir umut parıltısı da yansıtır. Çünkü göç bir elveda değildir; uğurlayıştır. Yeni merhabaları selamlayıştır.

 

 

Okunma Sayısı:105

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.