Yansılar (II)

Bu haber 25 Temmuz 2017 - 0:55 'de eklendi ve 686 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Bir masal dinlesem

Kızıldağ, Karadağ, Asar halay çekerken

Hamursuz ellerine kına yaksa

Güzeller güzeli Muğla’nın…”

 

Üzerinde mis gibi dumanı tütüyordu tarhana çorbasının… Pisi’de dokunmuş sofra bezi hayattaki hasırın üzerine yazılmış misafirler bekleniyordu.. Nar gibi kızarmış saraylı üzerine yeni dökülen şerbetini yediriyordu…

Sofranın bir kenarında akşamdan soğutulmuş su testisi duruyordu… Üzerine bolca susam dökülmüş tırnaklılar bir bezin içinde sarılmış sıcak sıcak yenmeyi bekliyordu… Yer minderlerinin üzerine oturulmaya başlandığında ezanı okunmak için müezzinin eli kulağındaydı…

Muğla’da Ramazan’ın ayrı bir öyküsü vardır. Dostlar Muğla’nın dağları gibi kol kola verir. Ramazan’ın yaşattığı manevi güzellikler Muğla’yı çepeçevre sarar; Muğlalıyı yavaş yavaş içine çekerdi. Hep bir tören havasında yaşanırdı ifta, sahur hazırlıklarında… Babalar oğullarını yanlarına alır Ulu Cami’den başlayarak her gece ayrı bir camiye teravihe götürürlerdi. Evin hanımları geceleri namazdan sonra sahura dek sürecek sohbete dalarlardı. O sohbetlerde çoğu zaman Şahidi’nin, Hamursuz’un, Üç Erenler’in, Şemsi Ana’nın menkıbeleri bir kez daha anlatılır, yaşanırdı.

Biz çocuklar için işin ilgi çekici yönü evde hazırlanmış böreklikleri önceleri Memiş’in sonraları Koç’un fırınına götürmek, sıra almaya çalışmaktı. Gevrek olsun, altı yanmasın, çifte hamurlu olsun, kapalı olsun, yağ sürülmesin tembihlerini börekçiye söylemeyi unutmazdık. Börekçide sıra beklerken insanları seyretmek biz çocukların en büyük zevkiydi. Ayaküstü yapılan sohbetlerde hükümetler kurulur,  hükümetler yıkılırdı…

Teravihden sonra büyüklerimiz kahvelere gider heyecanlı, atışmalı oyunlar oynamaya başlarlardı. Arada sırada kavgalar olur, oyunlar bozulur ama sohbet deminden hiçbir şey kaybetmezdi. Şafak kahvesinin

sonraları Ankaralının kahvesi ve de bugünlerde bir pide dükkanı-  önünde çınarın altında dinlediğimiz yaşlıların sohbetlerini asla unutamam. Avcıların anlattıkları, askerlik anıları gibi bitmek tükenmek bilmezdi.

Sokaklarda sürdürdüğümüz egemenliğimiz gece yarısına kadar devam eder, evlere –annelerimizin adlarımızı ünlemesiyle- zorla girerdik. Hayal gücümüzün sınırlarını zorlayarak ürettiğimiz oyunlarımız ise doyumluk değil tadımlıktı. Gece manileriyle evlerimize misafir olan zurnacıyı, davulcuyu asla unutamam. Verilen bahşişe göre okudukları maniler – özellikle Çelebi’ninki-  farklı farklıydı. Zaten çocukların amacı oruç tutmak değil iftarın, sahurun yaşattığı güzellikleri paylaşmaktı. O yaşta yarım gün tutulan oruç da çocuklara mahsus tekne orucuydu.

Hele iftar davetleri.. Evden eve taşınan dostluklar, paylaşımlar.. Televizyonun önünde tüketilmeyen, sohbetlerle zenginleşen misafirlikler..

Ev sahibinin maddiyattan çok gönlünün zenginliğini yansıtan iftar sofraları.. Yenilenin, içilenin, paylaşılanın lezzeti tadımlık değil doyumluktu.

Daha derinlere indiğimizde içinden çıkamayacağımız hatıralar geçidinde yaşanmış onca güzellik var ki… Hele seksenli yaşlara gelmiş dedelerin, ninelerin hafızalarındakiler apayrı bir hazine… Yaşlılılarımız aramızdan ayrıldıkça gecelerimizi aydınlatan yıldızların da birer birer söndüğünü zannediyorum.  Muğla’nın bu güzel insanlarının aramızdan birer birer ayrılması insanlık adına duyacağımız güzelliklerin de beraberinde gideceği anlamına geliyor.

Dünyanın en talihli çocukları büyüdüğü evi ninesiyle, dedesiyle paylaşan çocuklardır. Çünkü onların masal kahramanları bir bilgisayar oyunu, bir robot olmaz.  Sevilmeyi, şımartılmayı doyasıya yaşarlar. Tersine dönmez şemsiyeleri hiçbir zaman… Dolu dolu yaşanmış bir geçmiş, deneyimlerin sağduyuyu aydınlattığı bir köprüden geçilir.  “Ben”in farkına emin adımlarla varılır. Çocuk dört-beş seçenek içine sıkıştırılmış bir hayatı yaşamaz ömür boyu…

İnsan hafızası çocukluğunun güzelliklerini bazen siyah beyaz bazen renkli yansıtmayı hiç unutmuyor.  “Eski çamlar bardak oldu.” demiyoruz günümüzde.. Çünkü bugün yaşananlar hemen tüketildiğinden yarına bir şey kalmıyor. Masmavi gökyüzünü, denizini, yemyeşil ormanlarını tüketen insanoğlunun geleceğe bırakacağı miras, tüketilmişliğin trajedisi mi olacak?

Genelden özele bakma şansımız var iyi ki… Çünkü Muğla’da yaşıyoruz. Her şeye rağmen çocukluğumuzun bugüne taşınan güzelliklerini görebiliyoruz.  Ama!.. “Katlara taşınıyoruz.” sloganıyla öksüz, boynu bükük bıraktığımız, terk ettiğimiz sokaklarımız, evlerimiz değil aslında… Yüreğimizin bir köşesini her daim sızlatacak çocukluğumuzun pırıltılı Ramazanları…

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.