Üniversitenin Servileri

Bu haber 05 Mayıs 2015 - 0:24 'de eklendi ve 1.077 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Hani bazen, her zaman görmeye alıştığımız bir şeyin dünya kurulalı beri orada ve öyle olduğunu zannederiz ya… Veya bir yerin, bir binanın, bir cadde veya sokağın, bir parkın, Fatih Sultan Mehmet zamanından beri var olduğunu zannederiz ya… Ama bir gün, o yerin çok da eskilerden beri olmadığını, yakın geçmişe ait bir şey olduğunu anlarız… İşte o an bazılarımızda bir hayal kırıklığı yaşanır… Şimdi sizlere anlatacağım şey, işte böyle bir hayal kırıklığı…

Bir gün ders arası bahçede öğrencilerle sohbet ediyoruz. Öğrencilere, tahminlerince kampüsün kaç yıllık olabileceğini sordum. İstiyorum ki, bina teknolojisine baksınlar, inşaatlarda kullanılan malzemeden hareket etsinler ve ağaçlara falan bakıp yaklaşık bir yıl kestirsinler…

En az yıl telaffuz eden “50 yıllık.” dedi. (Bunda, bazı binaların dış sıva ve boyalarının etkisi de vardı ama aynı öğrenci, yanında oturduğu ağaçtan bihaber bir şekilde yorum yapıyordu.

Sonunda bu binaların 15 yıllık binalar olduklarını ve ağaçlarında gene 15 yıllık olduğunu söyleyince, çoğu, eski tarihlere kadar uzanamamanın verdiği köksüzlük psikolojisine saplandılar ve moralleri bozuldu. Daha fazla moralleri bozulmasın diye, tören alanındaki, sarı ve kara servilerin hikayesini anlatarak, gülümsemelerini sağladım.

Servilerin hikayelerini, ne samandan beri sizlerde de anlatacaktım; bir türlü fırsat düşmüyor, tabiri caizse, şeytan taşlamaktan ibadet etmeye vakit bulamıyorduk.

1999’da kampüsteki yeni binalara taşınmaya başladık. Aynı günlerde ağaçlandırma ve çimlendirme konusuna da ağırlık vermiştik.

Tören alanının iki tarafını yeşillendirecek ve buraya servilerle bir canlılık katacaktık. Biraz büyükçe sarı ve kara servi fidanları Manisa’dan getirtildi ve özenle tören alanına dikildi.

Tabii, tören alanı arkadaki tümsekliğin ön tarafa doğru yığılması ve üstüne de 1 metre civarında toprak dökülmesiyle elde edilmişti. Servileri diktikten sonra, içimiz sevinçle dola dola seyrettik. Ağaçlar henüz kısa da olsa, görünüm çok güzeldi.

Servileri Ramazan’dan birkaç gün önce dikmiş ve bolca da sulamıştık. Hani “can suyu” falan diyerek…

Ramazan’ın birinci gecesi, kuvvetli rüzgar esmişti. Ertesi sabah kampüse geldiğimizde servi ağaçları rükua eğilmiş gibiydi. Ben, “Ramazan’ın geldiğini mübarek ağaçlar da fark etti ve hemen dini vecibelere sarıldılar. Aman secdeye varmadan ağaçları kıyama kaldırtalım!…” dedim. Sevgili Erdal, bu durumlarda hemen pratik zekasını kullanır ve çözüm üretirdi ve servilere de çözüm üretti. Derhal servileri dört yöne doğru kalın iplerle doğrulttuk. Artık, rahattık. Henüz kök salamayan ve alttaki taşıma toprağı geçip kayalarda kök tutamayan servileri kurtarmıştık…

Meğer yanılmışız…

Ertesi gün sabah, iplerin çoğunun koparılmış olduğunu ve servilerin bazılarının rükua eğilip bazılarının neredeyse secdeye kapanmak üzere olduklarını görmüş ve ağaçların dini heyecanlarına hepimiz hayran kalmıştık. Sonra anladık ki, köpekler, gece gelip ipleri kemirmişler ve ağaçlar gene dayanaksız kalıp devrilmişler. Hemen pratik bir çözüm bulundu: İplerin belli bir kısmı yanık yağ ile kaplanacak ve böylece köpekler ipleri kemirmeyecekti.

Gerçekten de ertesi gün hiç bir ipin zarar görmediğini ve servilerin de dimdik ayakta olduklarını gördük.

İşte o serviler, kök salıp torağa tırnaklarını geçirinceye kadar bizi bir hayli uğraştırmıştı. Şimdi hepsi toprağa iyice kök saldı ve boyları da bir hayli uzadı. Artık dibinde oturup baharın tadını kuş cıvıltıları arasında çıkarmak mümkün.

 

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

1 ADET YORUM YAPILDI
Erdal ÇİL 08 Mayıs 2015 / 07:41

Boy attırdığımız serviler kadir kıymet biliyorlardır şüphesiz de ya boy attırdığımız niceleri…? Kurucu rektör, bir pazar akşam üzeri işçi arkadaşlarla o ağaçlara bakım yaparken uğramıştı da: “insan fıtratı gereği nankördür, ama ağaçlar nankör değildir” diyerek bir de sigara tüttürmüştü kederlenerek. Geleceği görmüş tevekkeli.