TURİZMİ BİLMİYORUZ

Bu haber 07 Ocak 2010 - 0:00 'de eklendi ve 625 kez görüntülendi.
İsmail Ataseverismailatasever@hamlegazetesi.com.tr

Ülke ekonomisinin istenmeyen değerler içerdiği günümüzde, bir sektörün lokomotif görev üstlendiği, bizzat hükümet yetkilileri tarafından açıklanıyor.
Gerek her ay “ulusa sesleniş” konuşması yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gerekse maliyeden sorumlu Devlet Bakanlarından Ali Babacan ve Mehmet Şimşek de aynı görüşün sahipleri.
Kısaca, ülke gelirlerinde turizmin önemli pay sahibi olduğunun altı çiziliyor.
Buna karşın, cevaplanması gereken temel noktalar var.
Türkiye olarak turizmden yeterince istifade edebiliyor muyuz?
Aynı sektör sayesinde, açık veren bütçelerini kapatan Akdeniz Kuşağı ülkelerden İspanya, Fransa, İtalya ve Yunanistan kadar bir gelirin sahibi miyiz?
Tabi bu soruların karşılığını verebilmek için öncelikle ülkemizde gerçekleştirilen turizmin istenen kriterlerde yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir.
Acaba Türkiye, turizmin istediği tüm şartları yerine getirdiği halde, bir takım dış etkenler yüzünden, beklentiler karşılık bulamıyor mu?
Yoksa, gerçek anlamda turizm yapmaktan uzak mıyız?
***
Şimdi…
Eğri oturup doğru konuşalım.
Dolayısıyla, turizm gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyalım.
Evet, ülkemizde yapılmakta olan turizm, geçmişe oranla bir nebze ivme kazanmış olsa da, istenilen doğrultuda olduğunu söylemek mümkün değil.
Hele “her şey dahil” gibi elimizi kolumuzu bağlayan bir sisteme entegre olunca.
Her ne kadar, hedef olarak gösterilen 20 milyon turist, karşılığında 20 milyar dolar girdi sağlasak bile, turizmden nemalanan ülkelerin çok gerisinde olduğumuz bir realite.
Eğer adı geçen ülkelerden İspanya, Fransa ve İtalya yılda 60 milyon civarında, komşumuz Yunanistan 30 milyona yaklaşan turiste ülkelerine getirebiliyorsa, bir yerlerde eksimiz var demektir.
Üstelik Türkiye, doğal güzellikler ve tesisleşme yönünden hiçte geri kalır yanı olmadığı halde.
Ki bizim bir başka avantajımız, çoğu yerlerimizin hala bakir olması.
Dünya ülkeleri insanının tamamıyla ülkemizi tanımamış olması da artı bir değer.
Tablo bu iken anlaşılıyor ki, yeterince nemalanmayışımız altında yatan, bir değil birçok kriter var.
Bir kere turizme bakış açımız, birileri itiraz etse, bilhassa sektör temsilcileri, daha ne yapalım! kabilinden kabul etmese de, beklentilere cevap vermekten çok uzak.
Her şeyden önce, iyi yetişmiş yeterli turizm personelimiz yok.
Oysa her turizm görevlisi, mükemmel derecede yabancı dil bilmesi yanında, ülke olarak sahip olduğumuz değerler ve mensubu olduğu tesisleri, layıkıyla anlatabilmeli.
Onları sıkmadan, bazıların yaptığı gibi hanutculuğa yeltenmeden hareket edilmeli.
Bunlar, karşılıklı münasebetler bazında olmazsa olmaz kurallar.
Daha başkaları var ki, turizmin değişmez kuralları.
Turizm yörelerine turistleri ulaştıran yol ağı, çoğu yerlerimizde istenilen çizgide olmaktan uzak.
Aynı yöreler, doğal dokusu korunmak kaydı ile cazibe merkezleri haline getirilmeli.
Gelinen noktada, turizmin sadece deniz-güneş-kum olmadığı bilinciyle, çeşitlendirilmesi adına, acilen harekete geçilmeli.
Ki bu bağlamda Muğla ve çevresi, ideal merkezler durumunda ise, kabahati önce kendimizde aramak durumundayız.
Bütün bunlar yanında bir başka ayrıntı var ki, en büyük açmazımız olduğunu bizatihi turistlerle birlikte, sektörün duayenlerinden İrfan Tezbilen bakınız nasıl anlatıyor.
Tezbilen’e göre, biz geçmişten günümüze Anadolu Yarımadasına özgü öz varlıklarımızı sergilemek yerine, bir özenti içerisindeyiz.
En basitinden diyor Tezbilen, bize özgü yiyeceklerimizi ikram etmeliyiz.
Biz ise başka ülkelerin yiyecek ve içeceklerini sunarak, kendimizi inkar ediyoruz.
Şimdi cevap verelim.
Söz konusu kriterleri biliyor.
En azından turizm bilinci içerisinde uygulamaya koyuyor muyuz?

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.