Taşra Yok Olurken

Bu haber 07 Kasım 2017 - 2:13 'de eklendi ve 966 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

 Konuya girerken, müsaade edin de biraz bilimsel ukalalık veya “malumât-furûşluk” yapalım.

Taşra” kelimesi, Orta Asya’dan beri dilimizde olan bir kelime. Kökü “taş”tır; ama bildiğiniz kafa yaran taş değil; “dış” anlamına gelen bir kelimedir. Kelime “taş” sesleriyle günümüz Türkçesinde iki yerde yaşıyor. Biri “taşra” kelimesi, diğeri de “Taşeli Platosu”nda. “Taşeli Platosu”nun hemen yanındaki yer için kullanılan ve Mersin ilinin adı olan il ise “İçel”dir. Yani birisi “dış el” diğeri iç el”…

Kelime zamanla Batı Türkçesinde “dış” şekline dönüşmüş. Artık Türkiye’de yaygın olan kelime de “dış”tır…

Konuya gelelim…

Tarihî dönemlerde ve özellikle İstanbul’un medeniyet merkezi bir şehir olarak ağırlığını hissettirmeye başlamasından itibaren, İstanbul dışı yerlerin hepsine “taşra” denmiştir. Daha sonra sosyoloji ve siyaset bilimi “merkez-taşra” çelişkisi ve gerilimi üzerine teoriler kurmuştur. Oysa, bunun için 20. Yüzyıla kadar beklemeye gerek yoktu; İbn Haldun, 14. asırda “bedeviyet-hadariyet; bedeviyet-medeniyet” tasnif ve izahıyla merkez-taşra konusuna teorik zemini oluşturmuştu.

  1. yüzyılın son çeyreğine kadar merkez-taşra gerilimi her zaman hissedilmiştir. Edebiyatta bunun en güzel örneğini 17. Yy şairi Nâbî, “Kenârın dilberi nâzik de olsa nâzenîn olmaz” diyerek ifade etmiştir. Bu mısradaki “kenar” taşra, varoş veya periferidir.
  2. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ulaşım imkanlarının ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının sağladığı hızlı etkileşim, merkez-taşra farklılaşmasını ve gerilimini nispeten ortadan kaldırmaya başlamış; hatta merkezin saltanatı sarsılmaya başlamıştır. Özellikle internet ile gerçekleştirilen iletişim ve yayınlar, mesafe kavramını tamamen ortadan kaldırmıştır.

1980-90’lara kadar bilgi üretme merkezleri olarak görülen merkezler (Ankara, İstanbul, İzmir), özellikle üniversitelerin bütün vatan sathına yayılmasıyla, câzibesini kaybetmeye başlamıştır. Taşrada sağlanan imkanlarla da bilgi üretilebileceği ortaya çıkınca “Ölüler zannederlermiş ki, diriler her gün helva yiyor” sözünün de ifade ettiği gibi, merkezlerde bulunanların her gün helva yemedikleri ortaya çıktı ve taşrada da helva yenebileceği gerçeği kabul görmeye başladı.

Şimdi artık ne taşra var, ne merkez!… Merkezde ne varsa, saat farkı bile olmadan taşrada da var.  Ayrıca, merkezin nüfus yoğunluğu, hayatı zorlaştırırken, insanların verimini de azaltmaya yol açmakta, oysa taşrada böyle bir problem yaşanmamaktadır.

Tabii, benim dediklerimin tamamı, nitelikli insanlar içindir. Öyle insanlar vardır ki, merkezde taşrayı yaşar; öyle insanlar vardır ki taşrada merkezi yaşar. Ama öyle trajik insanlar da vardır ki, nereye koyarsan koy, taşrayı yaşar ve fikrî kadüklük ve kısırlık onu sadece biyolojik bir varlık olmaya zorlar.

  1. yüzyıl, teknolojik gelişmelerin sağladığı imkanlarla, çok hızlı bir değişim-dönüşüm yüzyılı olacaktır ve milletler arası yarış, baş döndürücü bir hızla devam edecektir. Aydınlar bu hızın içinde merkez-taşra uyumunu sağlayabilecek kitledir ama hangi aydın? Hezarfen aydın mı, branş memuru câhil mi? Elbette hezarfen aydın… İnsanlığın zihniyet dünyasını kuran aydınlar gibi aydınlarla olur bu iş.

Muğla’yı taşra olmaktan kurtarmak için bütün imkânların hezarfen aydınlarla beraber harekete geçirilmesi şarttır.

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.