Tahakküm yerine aidiyet

Bu haber 23 Mayıs 2014 - 0:01 'de eklendi ve 678 kez görüntülendi.
Dr. Gülten Şimşekgultensimsek@hamlegazetesi.com.tr
Bakış

Sabahın doğayı uyandıran ışımasıyla, tüm güzelliklerin kaynaşarak ahenkli bir ritim de yakalayarak, ortaya muhteşem bir eserin ortaya çıkışını bize dilimiz lal olmuş şekilde izletir. Burada sanki hepsi bir diğerini daha güzel gösterebilmek için, aynı dilin ritmiyle senfoni yaratırlar.

Havalar gerçekten çok güzel ve bizlerin duygusallığa, ritme, ahenge, aşka, sevgiye davet ediyor.

Doğanın bu dili bana aynı zamanda ait olmak ve sahiplenmeyi çağrıştırıyor. Bir ülkeye, bir millete, bir şehre, bir aileye ya da bir sevgiliye ait olmayı. Ben bu ülkeye aidiyet duymaktayım. Ya siz?

Aidiyet duygusu nedir? Sahiplenmek nedir? Sahiplenilmek nedir? Bunlar kocaman bir METAFOR. Franz Kafka aidiyet duygusunu, bu koca metaforu, hiç mi hiç yaşayamadı. Ne acı değil mi? 3 Temmuz 1883 yılında doğdu. Praglı bir Yahudi idi. Yahudi olduğu için Almanlar tarafından; Almanca konuştuğu için Çek’ler tarafından hor görüldü. Her iki tarafta da kenarda kuytuda kalmak zor bir durum olsa gerek.

Kabul görmemek ve aidiyet yoksunluğu derin bir sızı iken, bir de monarşisini karşındakini yok edercesine ilan etmiş baba vardı, evin içinde.

Hayatı ve hayatın çalkantılarını anlattığını sanan ve özellikle hayatta kalmayı başaran tek oğlu Franz’da nasıl bir travma yarattığını bilmeden diktatörce monarşisinin rüzgarını estirdi, kimi babalar gibi. Şiddet haberleri günümüzde bunların varlığını bize kanıtlıyor.

Şiddet en acı kelime. Yok, etmek lazım bu acı kelamı. Eylemi ile birlikte. Çaresiz bir hastalık gibi maalesef yok edemiyoruz ve en acımasız hali ile toplumda gezmekte…

Üzerine tahakküm kurulmaya çalışılması ve takdir görmemek, üstüne üstelik bir de yazarlığının kabul görmemesi Kafka’yı daha bir ürkek yapmıştı. İriyarı ve sağlıklı baba olan Hermann, tüm çocukluğu boyunca Kafka’yı ağır değersizlik duygusu ve otorite baskısı içinde yarattığı otorite fobisi onun tüm eserlerinin içine derinden sızmıştır.

Bir yapıtında çevremizdeki acıların tamamını bizimde çekmemiz gerekir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyüme yolumuz vardır. Bu ise, şu ya da bu biçimde, acılar içinden götürür bizi dedi ve bizler yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz demişti.

Acılar insanları olgunlaştırır demek isterimde, olgunlaşamayan insanlarda var.

Kafka’ya, evrensel yazar olmada bu baskılar ve acılar mı hamurluk görevi yaptı acaba?

Ben inanmaktayım ki baskının olduğu yerde yaratıcılık daha bir filizlenmekte. Daha bir gün yüzüne çıkma çabası vermekte. İnsanın aklı daha bir fazla çareler aramakta. Halk devrimleri ve ihtilalleri, bakınız, hep bir baskıdan sonra olmuştur. Avrupa ve batı dünyasının bir dönüm noktası Fransız İhtilâli buna en güzel örnektir. Mutlak monarşiyi devirmişler ve özgürlüğe yelken açmışlardır. Yaşasın özgürlükler ve haklar.

Kafka varoluşun izleriyle ve hala kitaplarıyla bizlerle yaşamakta.

SANTRE, Franz Kafka olmasaydı çağdaş batı edebiyatının çok şey kaybedeceğini söylemiş ve bana öyle geliyor ki, Kafka sadece Batı edebiyatının doruklarından biri değil; evrensellik diye bir şey varsa, umudu, umutsuzluğu, korkutuculuğu, ironisi ve gizli hüzünleriyle, evrensel bir yazardır. Bambaşka bir kültürel coğrafyada, bambaşka bir zaman diliminde bugün Kafka’dan etkileniyorsak, onun sınır tanımaz sezgisine ne çok şey borçluyuz demişti.

Sanki bir tılsım etkisi var gibi tüm dünyada, her dilden, her kuşaktan, her milletten sevilen ve satır satır analiz edilen bir yazar ve muazzam bir edebi yetenek olan Kafka, az olan arkadaşları arasında en çok Max Brod’u severdi.

Dünya edebiyatına damgasını vuran bu ünlü yazarın neredeyse tüm eserlerinin ölümünden sonra yayınlanabilmiş olmasını Prag’daki üniversite yıllarından beri yakın arkadaşı olan Max Brod’a borçlu olduğu pek bilinmez.

Kafka, dostu Max’ten ölümünden sonra yazdığı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Belki de değersizliğini nakış gibi işleyen baba Hermann’a bir tepkiydi, yok olma istediği. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenlenerek yayınladı.

Sanatçıları ve sanatsal üretimi olmayan bir toplum, sürekli bir erozyon yaşar… Sanatçılardan beslenemeyen bir toplum değerlerini koruyamaz. Değerleri erozyona uğrayan bir toplum yok oluşa doğru ilerler.

Sanat yaşamalı ki toplumsal ahenk sağlansın. At gözlüğü bakışlar değişsin.

Gelin edebiyata yakın olalım.

Gelin kitap okuyalım.

Gelin okuduklarımızı analiz edelim.

Gelin kalp gözümüzü açalım.

Gelin birbirimize el verelim…

‘Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiş ip, üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir aforizmasında bulunan Kafka’yı bambaşka bir kültürel coğrafyada, bambaşka bir zaman diliminde onun sınır tanımaz sezgisini anlamak için, gelin romanlarını, hikayelerini, mektuplarını, günlüklerini okuyarak yad etmeye ve anlamaya ne dersiniz?

Edebiyatın evrenselliği, katı yüreklerimizi bir nebze de olsa yumuşatmada şiar olabilir…

Aidiyet duygusu bir toplumun en önemli harcıdır. Bu harç olmazsa toplum param parça olur… Gelin bu duyguyu pekiştirelim.

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.