Tadını Alamadığımız Hüzünler!

Bu haber 25 Ağustos 2014 - 23:55 'de eklendi ve 1.405 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

Gerdûn verir mi kimseye şirâze-î nizam / Tâ sıkmayınca mengene-î ıztırâbda”

“Felek, insanı, bin bir çeşit dünyevî ıztırâb safhasından geçirmedikçe, onun hayatına bir nizam ve düzen verir mi? Hayatta, olgunlaşmak için çok çekmek lâzım.”

Nâbî

 

 

 

“Kalbim yine üzgün seni andım da derinden / Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden” Bu mısralarda dillenen hazin, hüzün, mahzun, elîm, elem, üzüntü, keder kelimelerinin mânası karşılığınca hayatımıza getirdikleri, kazandırdıkları nelerdi acaba? Bir dostun bakışındaki güven, sözündeki itimat yaşama huzurla bakmanın teminatıydı. Dost ehlinin elinden sürülen sefanın da çekilen cefa hükmünce yaşamımıza getirdiği tamamlanmalar bir tanımlamaydı aslında. Evet, bir tamamlama. Eksik bırakılmış, noksan kalmış boşluklara sığınmayan bir bütünlük vardı hayatımızda. Nefes alışımızdan verişimize kadar, göz açıp kapayışımızın an içinde dahi bir anlamı vardı. Hayatın kuruluş düzeni doğasına uygundu. Saygınlıkla doluydu benliğin hükmünde yaşananlar.

Sözün kılavuzluğunda bir rehberimiz vardı. Kendi başımıza doğal bir tamamlanma içindeydik. Dişi kuşun yavrusuna kanatları olduğunu, onu yuvadan ilk atmasından itibaren idrak ettirmesinde saklıydı.

Kuşlar diyorum cancağızım. Kanatları nispetinde özgür, yürekleri nispetinde rakik, varlıkları nispetinde tabiata armağan edilmiş katıksız güzellikler ve de bir musiki korosu. Kuşlarcasına hayatımıza girmiş nice güzellikler. Bir kuşu, bir çeşmenin yanı başında musluktan damlayacak bir damla su içme telaşında gördünüz mü hiç? Yürekleri pır pır atarken bir yanda, diğer yanda gözlerindeki telaşı, ya da bir damla su içişlerindeki dakikliği, tezliği. Buna benzer nice ayrıntılar, fotoğraflar ve de resimler. Her birinde sadece insana bahşedilmiş bir mana ve ibret!

İşte hüznün sizi sarışındaki tadı almak için insanın önce insana, sonra doğaya ve varlıklarına ve de nihayetinde Yaradan’ın sadece insana bahşettiği tamamlanışın nihayetine ermek gerekiyor. Sabah kalktığımız andan akşam yattığımız ana kadar bir tamamlanışın içindeyiz. Farkında mıyız? Farkında mıyız? Bu sorunun yanıtı akşam olduğunda kendi aynamızda gördüğümüz “ben”e verebildiğimiz samimiyet ölçüsündedir. Duymak bizim için, görmek bizim için, koklamak bizim için, tatmak bizim için ve en nihayetinde hissetmek bizim için. Bütün bu tamamlanış sırrı okunan ezanda, dalgalanan bayrakta, sayılan büyükte, sevilen küçükte, sırrına teslim olunan güzellikte.

Hüzün, damla damla içimdesin, yüreğimdesin, benliğimdesin. Farkındayım, hüzünle dolduğum anda tamamlanışın evresindeyim. Ey hüzün ne kadar incesin, duyarlısın, bendesin, bendesin(benimsin). Senin varlığın beni benliğin aşılmaz surlarından aşırıyor, sınırsız hazinelerle dolu evrende varlığımın gerçek anlamına hükmettiriyor. Hani şu sahil kenarındaki düşünürün bir deniz yıldızını da dalgalara ve denize kavuşturmasının ardında yatan tamamlanışın farkına varması gibi. Bizim de yaşam varlığımız bir tane olsun deniz yıldızını milyonlarcası etrafımızı sarmış olsa dahi denize –canına, cananına- kavuşturmak değil mi?

Tamamlanışın varlığı tabiki sevgiden geçiyor. Fırından yeni çıkmış bir ekmeğin yakıcılığındaki sıcaklıkla kuşatılmış sevgiyle sınırlı. Hem de karşılıksız, mazeretsiz, sebebsiz, çıkarsız, riyasız. Ama; amaçsız, hedefsiz değil. Tamamlanışın manasında, yerinde, tam vaktinde. Selamların bile karşılıksız verilmediği bu dünyada, dünyanın darlığına hapsedilmiş gelip geçici hükümlerin kuru bir yaprak gibi savrulduğu gerçeğini ne zaman göreceğiz, işiteceğiz? Tabiki anın verdiği bize ait zamanda. Sadece bize ait zamanda, bir taht misali eller üstünde sessiz bir gemide seyr ü sefere hazırlanırken. Her şeyi sona mı bırakmalıyız. Neden bırakalım. Hüznü de sevelim, saadeti de ama; tamamlanışın verdiği huzur içinde.

2005 yılı okulumdan ayrılalı dört yıl olmuş, aslında hep onlarlayım. Gönül penceremin bir kenarında hep Turgut Reis Lisesi var. Okulun düzenlediği bir konsere gidiyorum. Türk Müziği ağırlıklı bir konser. Masum, temiz yüzlü bir genç çıkıyor sahneye. Sesi billur gibi, su gibi akıp gidiyor; tüm gönülleri tamamlıyor. Okunan şarkı “Boş Çerçeve” sanki orada ilk defa duyuyorum. Hafızama yer edecek kadar etkileyici. Ertesi yıl aynı program çerçevesinde düzenlenmiş bir konser olduğunu duyunca hemen koşuyorum. Büyük bir huşu içinde dinliyorum. Konserin sonlarına doğru bir anons, “Geçen sene çaresiz bir hastalığa yenik düşen arkadaşımız anısına”.. Gerisi boğazımda bir düğüm, gözlerimde buğulanan bir sis ve de hüzün. “Boş Çerçeve ve Ebuzer” ismi nakşediliyor hüzünle. İçimden dua ediyorum. Allah’ım anasına babasına sabır versin, diyorum.

Geçenlerde internette dolanırken “Ebuzer” adı aklıma geliyor. Hüzünle birlikte arama butonuna ismi yazıyorum. Babası Dr. Necdet Subaşı’nın web sayfasında onun anısına kaydedilmiş videoları görüyorum. İzledikçe hüzün basıyor her yanımı. Gözyaşı hükmünce mana tamamlanıyor. Allah anaya babaya sabır versin diyorum. Evet sabır her anda, her dönemeçte, her yokuşta, her inişte, her adımda sabır. Hüznün anlamı hükmünce hayatın bize sunduğu sınavların bir değeri var. Annesine babasına şefaatçi olmak için varlık alemini anlamlandırmış bir cennet kuşunda kuşcağızın kanatlanışını görüyorsun aslında.

“Boş Çerçeve” aslında bizleriz, o çerçeveyi dolduran resimler ise tamamlanışın sırrında saklı. İşte bir hüzün tablosu Yahya Kemâl’in mısralarında. Her şey tamamlanışın tadında ve yerinde..

“Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden”

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.