Sonsuzluğa Yürüyenler!..

Bu haber 17 Mart 2015 - 0:57 'de eklendi ve 893 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Çalın davulları çaydan aşaya

Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Koyun sularımı kazan dolunca

Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yâre “

Anonim

 

İçimde bir yâre var dostlar! Kanadıkça tazelenir, tazelendikçe kanar. Bu yâre kimi zaman bir ağıttır, kimi zaman bir hikâye, çoğu zamanda bir türküdür. Söylenir, söylendikçe iç çekilir, gönüller pârelenir, gözyaşları sel olur akar gider. Bu bir acıdır, bu bir elemdir, bu bir gurbettir. Ama; o oranda acının düsturunca bir kendine geliştir, bir uyanıştır, bir diriliştir. Acı denginde durmaz çağlar, durulmaz, dimdik şahlandırırır seni. Çünkü bu çığlık, bu gözyaşı benim, senin, onun değil; “bizim”dir; hepimizin çığlığıdır, gözyaşıdır. Bizim var oluşumuzdur, bizim şahlanışımızdır, bizim dirilişimizdir.

Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah!..

Çanakkale’den çıktım başım selamet
Anafarta’ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah!..

Ey Çanakkale!.. Kendimi bildiğim anlardan itibaren içime işledin, hikâyen ilmek ilmek benliğimi sardı. “Çanakkale ve İsmailler!..” Rahmetli babaannem ne zaman önceleri radyodan, sonraları pikaplardan, kasetlerden “Çanakkale Türküsü”nü duysa içten içe yana yana ağlar. Bana sarılır “Yüzüne, kokusuna hasret kaldığım babam, İsmail’im” der, der ağlardı. O ağladıkça benim içimden bir şeyler kopardı. Akrabalarımızın dilinde şehit atam yiğit, mert, herkesin sevdiği bir zeybekti; evet bir zeybekti. Her toplantıda tozunu attıra öyle bir oynardı ki gözümüzü ondan alamazdık, derlerdi. Ben doğduğumda O’nun ismini bana vermişler. O yüzden hem öksüz hem yetim büyümüş nenem bana ayrı bir ihtimam gösterirdi. Duygusal belleğimin kişisel belleğimde ağırlıklı bir yer tutması da buna bağlıdır. Şehit atamın hikâyesinde “yarım kalmış bir sevda, bir çift gül küpe, aynı desende dokunmuş bir çift kuşak ve de ömrü boyunca boynu bükük kalmış bir yetim” yer almaktadır.

“Çanakkale’den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah!..”

Anadolu O’nu vatan edinen Türklere, 1071 miladından itibaren hep acı, hep elem, hep gözyaşı olmuş. Her asrın başında ve sonunda gurbete çıkarmış tüm düşmanları. Bu cennet bağrı topraklar bu asil millet için, şüheda toprağı olmuş. Her bir bayrağın dalgalandığı, her bir ezanın okunduğu diyâr “ilây-ı kelimetullâh” yoluna adanmış ülkünün, istikbâlin, istiklâlin şahitliğini yapmış kaç asır. İşte 19. asır sonlarına gelindiğinde bir imparatorluğun çöküşü ve beraberinde gelen mirasın har vurup harman savrulduğu çöküş yılları yaşanıyormuş. Çanakkale ve 1915 bu çöküşün, yitirilişin hatta kayboluşun bir dirilişe, bir uyanışa tanıklık edeceği zamanları getirmiş yanında. Çanakkale “bizim” diriliş ve uyanış destanımız olmuş. Saraybosna’dan, Selânik’ten, Batum’dan, Diyarbakır’dan, Kerkük’ten, Yemen’den, Trablus’tan her yerden “ilây-ı kelimetullah”la mayalanmış diyarlardan gelen “İNSANIMIZ”ın destanı olmuş aynı zamanda.

İşte bizim hikâyemizin, benim hikâyemin kahramanı atam Şehit İsmail’in hikâyesi de bu yıllarda başlıyor. Dedem Balkan Savaşlarından önce evlenmiş sevdiceğiyle, Cemile’siyle. Dedem Cemile’sine bakmaya kıyamazmış. Daha bir aylık evliyken askere almışlar. Senelerce beklemişler birbirlerini, şehit atam cepheden cepheye vatan yolunda savaşırken 1910 baharında dönmüş. Dönerken yanında eşine bir çift gül küpe getirmiş hatıra olarak. Tam kavuşmuşken, üstüne üstlük nur topu gibi bir kızları olmuşken mutlulukları yarım kalmış. Doğumun haftasına sarı hummaya yakalanan güzeller güzeli eşini kara topraklara vermiş. Babaannem daha bir haftalıkken öksüz kalmış. Şehit atam kızında teselli bulmuş, onu basmış bağrına yaşama kanat germiş. O bir çift gül küpeyi boynuna astığı cevşenin içinde yüreğinin üstünde saklamış.

Yıl, 1915 Çanakkale’ye sefer emri çıkar. Şehit atam gönüllü yazılır. Yanında kardeşi Hafız Ali’de vardır. Ali gönüllü gitmekte o kadar ısrar eder ki abisi kıyamaz. Anaları Nezife Ana cepheye sevk edilecek oğulları için aynı desen kuşak dokumuştur. Bir yandan ağlar, bir yandan gururlanır; onları o duygularla uğurlar. Kucağında oğlunun emaneti öksüz Cemil’e babasından ayrılınca günlerce ağlar. İsmail giderken kızını öpmelere doyamaz, döner döner sarılır.

İki kardeş cephededir, farklı bölüklere düşerler. İsmail, o gece kardeşine vasiyeti bâbında bir şeyler söyler. Kızını emanet eder kardeşine önce, sonra göğsünün üzerinde taşıdığı eşinden emanet bir çift gül küpeyi kızına vermesi için kardeşine teslim eder.

Cephede savaş iyice kızışmıştır. Şehitler ordusu sarmıştır Çanakkale’yi. Ocaklar yangın yeridir, analar, babalar, eşler, evlatlar yürek yangınındadırlar. Hafız Ali şehit düşen yiğitlerin son dualarını etmekte, onlara son dualarını yapmaktadır. Aylardır abisinden haber alamamanın sıkıntısı içindedir.

Bir gün ikindi vakti Conk Bayırı’nda bir zeytin ağacının altında bedeni parça parça olmuş bir yiğit daha görür. Kuşağı gözüne çarpar, evet anasının aynı desenden dokuduğu kuşaktır bu. Yiğit abisi İsmail’dir bu. Gözyaşlarını içine akıtır, abisini elleriyle zeytin ağacının altına, Çanakkale topraklarına emanet eder. Muğla’ya döndüğünde yetim kalan yeğeni Cemile’ye hem bir çift gül küpeyle, bu hikâyeyi hatıra bırakır.

“Çanakkale içinde bir dolu testi
Anneler babalar ümidi kesti
Of gençliğim eyvah!..”

İşte yıllarca ailemize emanet kalmış bu hikâye hem acımız, hem göz yaşımız ama; bir oranda onurumuz, emanetimiz oldu. Hayatımıza büyük bir sorumluluk verdi. Vatan ve devlet sevgisi, yurttaş sorumluluğu, canlar üzre Yaradan’ın nazarında insanca bakış!. Bu hikâyemiz binlerce, on binlerce hikâyenin bir damlasıydı sadece. Çanakkale koca bir destanın, asil bir milletin destanıydı aynı zamanda. Bir uyanış, bir diriliş, bir emanete sahip çıkıştı.

“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah!..
Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah!..
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı
Of gençliğim eyvah!..”

Bu asil millet için “Çanakkale” akan suların durduğu, her şeyin üstünde ve önünde bir milattır. Çanakkale “İstiklâl”in habercisi, kurtuluş günlerinin habercisidir. Bundan dolayı çocuklarımıza, gençlerimize Çanakkale yeni uyanışlar, yeni dirilişler, yeni şuurlanmalar için bir başlangıç noktasıdır. Ben de bana düşen bu mirası gururla önce bir hikâyeye, sonra bir romana yanında bir senaryoya dönüştürerek yaşatma gayesindeyim. Allah yâr ve yardımcım olur inşaallah!.

“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”

Mehmet Âkif ERSOY

Not: Bu yazımızı okuyacağınız 17 Mart Salı gününden sonraki gün bu gayelerimden birini Allah nasip ederse gerçekleştirmiş olacağım. İsmini taşımakla onur duyduğum şehit atamın hikâyesini “Muğla’dan Çanakkale’ye Sonsuzluğa Yürüyenler” adıyla 18 Mart Şehitler Haftası il programı içerisinde Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi A Salonunda, Çanakkale Zaferi’nin 100. Yıl dönümüne binaen, saat 10.30’da sevgili yavrularımla sahneleyeceğiz. Programda bana her konuda yardımcı olan yöneticilerimize, öğretmen arkadaşlarıma ve Çanakkale ruhunu yüreklerinde taşıyan tüm öğrencilerime teşekkür ediyorum.

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.