Simyacının İzinde: Mağrip İzlenimleri

Bu haber 20 Ağustos 2019 - 0:12 'de eklendi ve 1.153 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

 “Zaman mekan dışı kalıyorsunuz Mağrip şehirlerinde. Marakeş’te Simyacınin izinde bir Billuriyeci, Emevilerden kalma Kutubiyye Cami ve minaresi, ara sokaklarda efsaneleşmis rayihalar eşliğinde masal zamanlarına dönüş.. Ve gördüğünüz bir kapının ardında çıkan bir vaha.. Endülüs bahçeleri. Sıcağın adı yok bu diyarlarda.. Kuzey Afrika geceleri.. Simyacı’dan sayfalar ardı ardına geliyor. Biz tersinden geçiyoruz romana.. Mağrip’ten Endülüs’e

 Yine yollarda.. Bir garip seferdeyim. Bilmediğim diyarlarda. Afrika’nın kuzeyinde. Fas’ta.. Fas, diğer adıyla Mağrip. Hiç bilmediğim ama Tarık bin Ziyad, Cebel-i Tarık, İspanya topraklarının fethi ve Endülüs. Evet Endülüs!. Düşünce iklimlerinde dünyanın Eski Yunan’dan sonra ikinci uyanışı, aydınlanışı. Sanat, ilim, medeniyet şahikası Endülüs. İbn’ül Arabî’ler, İbn-i Batuta’lar,Ziryap’lar, Abdülaziz Debbağ’lar, Süleyman Cazuli’ler, İbn-i Haldun’lar. İslâm medeniyetinin şahikası Endülüs. Ve mirası onu katleden vahşetin eli Batı’da uyanışı doğuracak bir miras.

Endülüs’ün aklıma ilk düşüşü Paulo Cuelho’nun Simyacı’sıyla başlamıştı. Endülüslü İspanyol çoban Santiago’yla Mağrip topraklarında uyanışa geçmiştik. Endülüs’ün kaynağı Mağrip topraklarıdır. Biz ise tam ters rotayı aslında gerçek rotayı takip ediyoruz. Endülüs’ün kaynağı Mağrip’ten fetholunmuş İspanya’ya hareket ediyoruz.

Dediğim gibi Fas’tayız. Yani Mağrip’te. Bir yanı Atlas dağları,  bir yanı Sahara Çölü. Uçaktan Marakeş’e doğru inerken çölden vahaya düşmüş gibi yeşil zümrüt çayırlar ve çölün ortasında havuzlar dikkatimi çekiyor. Ve Marakeş’e iniyoruz. İlk kez Afrika topraklarındayım. Palmiyeler karşılıyor sokakta bizi. Ve develer.. Ve doğrudan Jamaa El Fnaa meydanına gidiyoruz.

Zaman, mekan ötesinde masal alemine giriyorum sanki. Sıcak tarif edilemez ancak yaşanır. Bir yanda bütün meydana hakim olan zurna sesleri, yılan oynatıcıları, falcılar, kınacılar, binbir türlü devasa zamanı donduran berberler, dişçiler, ayakkabıcılar, semerciler.. Ve Mağrip’e has zencefil, zerdaçal, nane, kimyon, yasemin ve türlü ıtriyattan kokular. Ellerinde kaçak her türlü teknolojik aletin bulunduğu Afrikalı satıcılar. Ve dilenciler..

Koku, kalabalık, gürültü, toz duman. Burası curcunanın yaşandığı dünyanın her yerinden gelmiş insanın gezindiği fantastik bir mekan. Dahası her şeyi söylemek mümkün anlatamıyorum. Bu meydanın Türkçe’de tam da yerini bulan adı “Kıyamet Meydanı”. Bu koku, bu kalabalık, bunca renk ve insan kıyamette buluşmuş. Bense sükuneti seven bir insan olarak trans halindeyim.

Tur rehberimizin akıcı Türkçesinde kendime geliyorum. Marakeş’te İstanbul’u yaşıyorum. Fas’ta evlenmiş ve yerleşmiş bir Türk. Galatasaray Lisesi mezunu. Mükemmel bir Fransızca ama daha önemlisi İstanbul’un nakış nakış her sözcüğünde yaşatan  Türkçesi ile Oktay Kantar. Rehberimizin derinliğinde ve Türkçe’ye lezzet veren ses tonu, tiyatral tonlaması eşliğinde Marakeş’te İstanbul’da Haliç’e Piyer Loti tepesinden bakar gibi oluyorum. Ve Kıyamet meydanından çıkıyoruz. Aklımda yine Simyacı ve Endülüslü çoban Santiago. Bir cümle kitap sayfalarından..”Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.”

Gerçekten de bu maceramda Mağrip’te Marakeş’te hayat bana cömert davranıyor. Karşımda Endülüs’ün bütün yapılarının merkezi 70 metre yüksekliğindeki minaresi, el işlemeciliği, nakkaşlığı ve sanatkarane estetiğiyle devasa Kutubiye Cami. Şehre adını veren kızıl rengin tonları camiye hakim. Ve 12. Yüzyıldan beri ayakta duran bu cami şehrin kalbi, canı. Şehirdeki hiçbir yapı Kutubiye minaresinden yüksekte değil. Nereye giderseniz gidin Kutubiye minaresi görünüyor. Ve Kızıl Şehir’de bu rengin dışında hiçbir binayı göremezsiniz. Marakeş İslam medeniyetinin çölün ortasında şahikasını bulduğu bir vaha. Simyacı’da Santiago’da böyle bir vahada medeniyeti bulmuştu. İbn’ül Arabî’nin sözleri tamamlıyor manayı : “Adresin değil, ayak izin olsun bu dünyada. Bizimkisi ‘Aşk Kervanı’ o nereye giderse biz de oraya peşinden.”

Bu sözlerin peşinde Aşk Kervanı’nda insana dönüyoruz yüzümüzü. Kıyamet Meydanı o kadar kendimden geçirmişti ki bizi Kutubiye Minaresi’yle kendime geliyorum. Mağrip’teyim insana bakıyorum. Berberiler, Araplar ve ismini sayamayacağım insanlar. Özellikle açık tenleri, pırıl pırıl bakışları, halim selimlikleriyle Mağripli fark ediliyor. Sıcak insanlar. Endülüs’ü kuran bu insanlarda atalarının izini arıyorum. İla’yı Kelimatullah uğruna mücadele veren savaşçılıkları, fethe koşan heyecanlı ruhları, ilimde, sanatta zirveyi bulan ferasetleri arıyorum. Şehrin içerisine sonra gireceğiz. Marakeş’in yüreği eski şehirde Medine’de.

Rehberimiz bizi Menara bahçelerine götürüyor. 12. asırda o dönemin ilmi ve fenniyle ölçülüp biçilerek dikilmiş zeytin bahçeleri. Devasa asırlık zeytin ağaçları. Uçaktan inerken gördüğüm zümrüt yeşili ağaçlık alan zeytin bahçeleriymiş meğer. Bizler tarlada fidan dikerken rahmetli babam elinde ip dümdüz çizgiler halinde sıra sıra fidan tavlaları yapardı. Bir santim kaydırmazdı. Zeytin bahçelerinde zeytin ağaçları asırlar önce öyle dikilmiş ki matematik hesabı ortaya çıkıyor. Şimdi o ağaçların arasına bakım yapmak için traktör girecek genişlikte alanlar çıkmış ortaya. Çölün ortasında bu vahanın kaynağı su nerede peki? Devasa havuzlar var. Bu havuzların suyu yılda sadece yedi sekiz gün yağmur yağan bu iklimde nereden gelecek? Tabiki şehri çeviren Atlas dağlarından. Atlas dağlarının zirvelerini tutan karlar taşınıyor, devri daimle havuzlara aktarılıyor. Ve havuzlardan bahçelere.. Matematik, Fizik, Kimya, Coğrafya say say bitmez. Endülüs ilmi bu bahçelerde.. Biz bahçelere güneşin tavan yaptığı vakitlerde geliyoruz. Güneşin battığı ve doğduğu anı hayal ediyorum bu kasırlı havuzda ve bahçelerde.. Bu anı bir Mağripli şair Muhammed el Furkânî’nin mısraları canlı kılıyor; beraberinde biraz hüzün :

“Yol yemyeşil,

Kederlendirdi beni rebap

Yaşamaktayım ezgilerimin kıvılcımında …

Özlem çeken bahçe

Raks ediyor önümde

Kederlerim eriyor her kıpırtısıyla birlikte.

Şiir ve mısralar art arda geliyor ve misafirimiz oluyor. Havuzun kenarında bir Mağripli elinde ben diyeyim udu, Mağripli desin rebabı şarkı söylüyor bu iklimin ruhunda. Şarkının sözlerinde “Ülkem, Zine ülkeler, Menara’nın kenarında cenneti, cömert ve misafirperver bir ülke, mektuplarla konuşuyorlar.”

Evet, bu ülkede asırların ötesinde zaman, mekan ötesi mektuplarla konuşuyorlar. Arapların, Berberilerin ve Fransızların dilinde onca yaşanmışlıkların izleri var. Fas yani Mağrip bizim tanımadığımız ama; muhakkak tanımamız gereken bir kültür ve medeniyet coğrafyası. Mağrip izlenimlerimiz başka bir yazıyla devam edecek.

“Söz biter, yarım kalır mahur makamından beste

Unutulan şarkıları söylemek istese de dudaklar

Sevmeler mağrib kadar uzak ulaşılamaz bir yerde

Unutulan aşkları hatırlatır unutulmuş şarkılar.”

Dinmez Er

Ve yazı arası nefes alma, aldırma vakti.. Zaman mekan dışı kalıyorsunuz Mağrip şehirlerinde. Marakeş’te Simyacınin izinde bir Billuriyeci, Emevilerden kalma Kutubiyye Cami ve minaresi, ara sokaklarda efsaneleşmis rayihalar eşliğinde masal zamanlarına dönüş.. Ve gördüğünüz bir kapının ardında çıkan bir vaha.. Endülüs bahçeleri. Sıcağın adı yok bu diyarlarda.. Kuzey Afrika geceleri.. Simyacı’dan sayfalar ardı ardına geliyor. Biz tersinden geçiyoruz romana.. Mağrip’ten Endülüs’e.. Mağrip izlenimlerimiz başka bir yazıda devam edecek.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

1 ADET YORUM YAPILDI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Münevver Ongun 20 Ağustos 2019 / 13:25

Harika anlatımınızla bizi oralara götürdünüz. Endülüs’ü görmüştük ama Fas’ı görmemiştik. Orayı görme isteği uyandınız içimizde. Yüreğinize sağlık.